ALEVİLİK BİLGİ FORMU-ALEVİ-VEYSEL
ALLAH-MUHAMMED -YA ALİ.

Vahdetin sırrına ereyim dersen
Vucudun şehrine gireyim dersen
Tüm alemi aynı göreyim dersen
Önce Kendi ÖZÜNÜ bilmen gerek

Küntü kenzin sırrına ermek için
Tüm alemi kendinde görmek için
Hakk sende olduğun bilmek için
Önce Kendi ÖZÜNÜ bilmen gerek

Enel Hakk sırrına erişmek için
Tüm varlığı bir gözle görmek için
Vahdeti vücuda ulaşmak için
Önce kendi ÖZÜNÜ bilmen gerek

Hakkı Baba Hakk'ı bileyim dersen
Hakk'a Hakk-el yakin olayım dersen
Sen kendi kendini bileyim dersen

..ÖNCE KENDİ ÖZÜNÜ BİLMEN GEREK..

..Dönen dönsün yolundan ,Ben dönmezem yolumdan..
Giriş yap

Şifremi unuttum

Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» Melamiyye
Salı Ağus. 22, 2017 5:57 pm tarafından alevi-veysel

» Hasan Sabah ve Haşhaşiler tarikatı
Perş. Ara. 22, 2016 3:47 pm tarafından Admin

» OSMANLI DEVLETİNDE BEKTAŞİ TARİKATININ KAPATILMASI VE SONRASI GELİŞMELER
Perş. Ara. 22, 2016 3:43 pm tarafından Admin

» BİZİM SAYFAMIZ
Çarş. Haz. 15, 2016 8:05 pm tarafından Admin

» Zara AKDEDE (Cimilti) Köyü
Salı Mayıs 17, 2016 3:39 pm tarafından Admin

» alevilik bilgi forumu avatarlar
Salı Mayıs 03, 2016 1:18 pm tarafından Admin

» Karışık Gifler-Hareketli Gifler
Ptsi Mayıs 02, 2016 4:46 pm tarafından Admin

» TÜRKİYE GÜNDEMİ RESİM VE SÖZLERLE.
Cuma Nis. 29, 2016 10:48 am tarafından Admin

» ŞERİ-SÜNNİLİKTE KADIN
Ptsi Nis. 25, 2016 2:57 pm tarafından Admin

Ekim 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
      1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031     

Takvim Takvim

Galeri


Ortaklar
bedava forum

RSS akısı


Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 


Sosyal yer imi

Sosyal yer imi Digg  Sosyal yer imi Delicious  Sosyal yer imi Reddit  Sosyal yer imi Stumbleupon  Sosyal yer imi Slashdot  Sosyal yer imi Yahoo  Sosyal yer imi Google  Sosyal yer imi Blinklist  Sosyal yer imi Blogmarks  Sosyal yer imi Technorati  

Sosyal bookmarking sitesinde ALEVİLİK BİLGİ FORMU-ALEVİ-VEYSEL adresi saklayın ve paylaşın

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

[ Bütün listeye bak ]


Sitede bugüne kadar en çok 216 kişi Cuma Ağus. 11, 2017 12:46 am tarihinde online oldu.
Istatistikler
Toplam 13 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: ZiLaN

Kullanıcılarımız toplam 5026 mesaj attılar bunda 676 konu

Din, Kavram ve Çeşitleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

6.tr Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 4:49 pm

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’te Din, şu şekilde tanımlanır:

1. Doğa üstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara, tanrıya inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum.

2. Bu nitelikteki inançları kurallar, kurumlar, töreler ve semboller biçiminde toplayan, sağlayan düzen.

3. İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü.

Din’in pek çok ve birbirlerinden farklı tanımları vardır. İnsanın bilinen ilk yaşamından bu yana da farklı dinler oluşmuştur.

Dünyada değişik coğrafyalardaki dinlerin oluşu, gelişimi ve içeriklerini kavramak için şüphesiz bir alt yapı, bilgi birikimi ve inceleme için bilimsel metodoloji gerekir.

Bende bu özellikler olmadığı için, yapılan sadece konuya ilgi duyan bir meraklının kendi kendine öğrenme çabası ve elde ettiği bilgileri (yer yer kişisel yorumlarla birlikte) konuya ilgi duyanlarla paylaşma arzusudur.

Elbette pek çok eksiğim, belki de yanlış yaklaşımlarım olmuştur. Bu konuda tenkit ve önerilere açığım. İlerleyen zaman içinde yeni bilgi ve bulgularla konuyu genişletebileceğimi düşünüyorum.

Uzun zamandır, Din’e yaklaşımın çeşitli dinlerde farklı olduğunu anladığım için, incelememde Genel İnanış ile İslâmî İnanışı ayrı ayrı ele aldım.

İncelemem sırasında Din’in tasnifini çok farklı şekilde yapanlarla karşılaştım; buradaki tasnif benim kişisel değerlendirmemdir.

Hiçbir dine inanmayan, ancak Allah’a inananları bu inceleme konusu dışında tuttum.

Din ve Dinler Tarihi konusu incelenirken Hz. İbrahim ve Semavi dinlerin Sümerliler ile ilgisi göz ardı edilemezdi, ben de etmedim; ne var ki (konuyu dağıtacağı için) bu incelemede değinmedim, bir başka yazı konusu yaptım.

” HİÇBİR BİLGİ HAMALLIK DEĞİLDİR; TÜM MEŞRU EYLEMLER İBADET, BÜTÜN DÜNYA MABETTİR” sözünden hareketle…

F. Bacon’un her fırsatta tekrarladığım bir sözü vardır, der ki:

“Yalanlamak ve reddetmek için, inanmak ve her şeyi kabul etmek için, konuşmak ve nutuk çekmek için OKUMAYIN; tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için OKUYUN!”

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 4:53 pm

DİN, KAVRAM VE ÇEŞİTLERİ
din
Çeşitli dini semboller, soldan sağa:
1. sıra: Hıristiyanlık, Musevilik, Hinduizm
                       2. sıra: İslam, Budizm, Şintoizm
                       3. sıra: Sihizm, Bahailik, Jainizm


İÇİNDEKİLER
A. GİRİŞ
B. DİN KAVRAMI VE İÇERİĞİ
    1. GENEL  İNANIŞA GÖRE
    2. İSLÂMÎ İNANIŞA GÖRE
C. DİNLERİN ÇEŞİTLERİ
    1. GENEL İNANIŞA GÖRE
    2. İSLÂMÎ İNANIŞA GÖRE
D. DİN VE RUHANİ SİSTEMLERİN (KISA) ÖZELLİKLERİ
A. GİRİŞ:
Din, insanın kutsal saydığı değerlerle ilişkisidir; bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargıları, davranış kuralları, tapınma ya da ibadet biçimleridir. Bir inanç sitemi ve ritüeller  bütünü olan Din, tüm insanlık tarihi boyunca var olan sosyal ve kültürel bir olgudur. 
Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, “Tarih-i Edyan” (Dinler Tarihi) isimli eserinde, Dinler Tarihi’ne bakışını şöyle dile getirmektedir:
“Dinler Tarihi, insanlığın ruhî ve fikrî açıdan olgunlaşma safhalarını, bu safhaların  çeşitli şekilde ortaya çıkan belirtilerini, her anıyla göstermesi bakımından en fazla üzerinde durulması gereken bir bilim dalıdır.”
Bu yazının amacı, çeşitli şekillerde tanımlanabilen ve incelenebilen  Dinler Tarihi içinde Din Kavramı ve Din Çeşitlerini ’nı (Genel ve İslâmî inanışa göre ayrı ayrı) genel hatlarıyla incelemektir.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 4:59 pm

B. DİN KAVRAMI VE İÇERİĞİ:
Din kavramı ve içeriği, kabul gören Genel İnanış’a ve İslâmî İnanış’a göre, temelde iki farklı başlık altında incelenebilir.
1. GENEL  İNANIŞ’A GÖRE:
Bir Tarihçi, tarihin değişim yasalarını;
Bir Tarih Felsefecisi, sosyal hayatın gelişmesine neden olan faktörleri ve bu faktörlerin hangi koşullarda oluştuğunu inceler.
Dinler Tarihi ise, bir toplumdaki davranış modellerinin kökeninin ne olduğunu anlamamıza olanak sağlayan bir kültürel miras tarihidir.
İnsanlık tarihiyle yaşıt olan “Din Kavramı”, en ilkelinden en ilerisine kadar her toplumda varlığını sürdürmüştür.
E. B. Taylor, en ilkel din şeklinin “Animizm” olduğunu savunarak, dini “ruhsal varlıklara inanç” olarak  tanımlar.
Max Müller’e göre, “Din, insanın sonsuzu kavramasını sağlayan, akıl ve mantığa tabi olmayan, zihni bir meleke veya yeteneğidir.”
Alman teolog Schleirmacher’e göre, “Din, mutlak bir itaat duygusundan ibarettir.”
James L. COX, dinlerin incelenmesi için bir metodolojinin gerekli olduğunu belirtir. Bunlar, teolojik, ahlaki, felsefi, psikolojik ve sosyolojik tanımlardır.
Teolojik tanım, bir şeyin din olabilmesinde, genel olarak bir Yüce Varlık şeklinde kişiselleştirilen ancak zaman zaman güçlü manevi varlıklar vasıtasıyla yayılan bir varlık olarak tasavvur edilen ya da gayri şahsi, gizemli, tabiatüstü bir güç olduğu kabul edilen bir güce inancı merkezi ölçü haline getirir.
Ahlâkî tanımlar, kaynağını sorgulanmamış ya da sorgulanamaz bir otoritede bulan ve genel olarak inananlar tarafından desteklenen doğru bir davranış kodunu, bir şeyin din sayılmasının merkezi ölçüsü yaparlar.
Felsefi  tanım, inanın kozmik düzen ya da beşeri var oluşla ilişkili olarak nihai ya da son olarak yorumladığı bir ideayı ya da kavramı bir şeyin din sayılabilmesinin merkezi kriteri haline getirir.
Psikolojik  tanım, insanların içinde bulanan his ya da duyguları dinin merkezi kriteri haline getirir. Bu duygular ya da hisler, insanların söz konusu duygu ve hisleri tatmin etmek için daha büyük güçlere baş vurmalarına sebep olurlar.
Sosyolojik  tanım, bir insan cemaatinin varlığını dinin merkezi kriteri haline getirir. Bu insan cemaati, bu cemaatin kendisinden daha büyük kuvvetler ya da güçlere olan inançlarıyla özdeşleştirilir ve toplum bu inançlar tarafından bir arada tutulur ve varlığı devam ettirilir.
Din’in tarihi öyküsü bir sistematik içerir.
Önceleri, bilinmeyen doğa olaylarına ve insan üstü güçlerine duyulan korku ve saygı,
Giderek çeşitli ritüellerle ilâhlara tapınmaya dönüşmüş,
Bunu çok tanrılı dinler takip etmiş,
Sonraları şekil değiştiren bu inanç sistemi, kutsal bir dünyayla manevî bağları dile getiren pratikler sitemi olarak tanımlanabilecek  tek tanrılı dinlere geçilmiş;
Din, bir inanç sitemi ve yaşayış tarzına dönüşmüştür.
Fransız Tarihçi Felicien Challaye, “Dinler Tarihi” isimli eserinde,  din düşüncesinin gelişimini de şöyle sıralamaktadır:
“İnsan, önce, kendi kişiliğinin dışında her yönde belirmiş bulunan yaygın bir güç gördü. Bu güç, hem maddede, hem ruhta beliriyordu. İlkel insanlar bu güce Mana adını taktılar.
Toteme olan inanç bu Mana düşüncesinden çıkmıştır. Totem, Mananın cisimleşmesidir. Bir klanın insanları belli bir hayvan, ya da bitki çeşidini en çok Mana toplayıcı saymışlar ve onu kutsal görmüşlerdir.
İnsan, kendi canını düşününce Mana’yı kişileştirmiştir. Bundan da ölümden sonra yaşama düşüncesi doğmuş, ölümden sonra yaşama düşüncesi ölülere tapınmaya yol açmıştır.
Mana’nın kişileştirilmesi önceleri Fetişizm olarak adlandırılan canlıcılığı (animizm) meydana getirmiştir. Canlıcılık, doğada insanın ruhuna benzer ruhlar bulunduğuna inanmaktadır.
İnsan, Mana’yı kişileştirince artık onu her baktığı yerde görmeye başlamıştır. Bunun sonucu da elbette çoktanrıcılık olacaktı.
Soyutlamadaki ve tek olan evrenin açıklanışındaki ilerleme bu çok tanrıları tek tanrıda birleştirmeye yol açmıştır. Bu birleştirme, önce bir hiyerarşiden (tanrıları sıralayarak en büyüğünü bulmaktan) geçerek, evrenin tek ve biricik Tanrısına varmıştır.
Budizmde olduğu gibi, din düşüncesinde bir adım daha ilerleme, engin evrenin varlığını anlamak ve açıklamak çabasıdır ki, bu çaba çeşitli şekillerde algılanabilir.
Kurban, dua, yasalara saygı, erdem, bayram, efsaneler ve kendinden geçiş hali en ilkel totemizmden çok gelişmiş dinlere kadar bütün dinlerin ortak temalarıdır.” 
Tanrısal güçlere tapınmanın dışında, bir de tanrısız dinler vardır, bu dinlerde ahlakî sistem önemlidir.
“Tanrı” kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan inanç sistemleri de olduğu için “Din Kavramı”, insanın Tanrı ya da Tanrılarla ilişkisinden çok daha geniş kapsamlıdır. 
Din kavramı içinde: Evrendeki gizli düzeni algılama, Evrensel bir gücün varlığını yaşama,
Kutsal gerçekliğin bilincine varmaktan kaynaklanan huşu, İnsanın yaratılmış bir varlık olduğunu vurgulayan mutlak bağımlılık bilinci, vb. yer alır. 
Dinlerin Temel Amacı: Dünyayı açıklamak değil, somut yaşantılardan esinlenerek dünyaya anlam kazandırmak; insanın kendi varoluşunu omuzlayabilmesini ve başkalarıyla birlikte uyum içinde yaşayabilmesini sağlamaktır. 
Toplumsal bir olgu olarak din, öncelikle toplum yaşamındaki düzensizlik ve çatışma eğilimlerine bir düzen getirme çabasıyla ilişkilendirilebilir. 
Dinlerin inanç ilkeleri, simgesel anlatım biçimleri ve tapınma ( ya da ibadet) kuralları, özellikle halk kültürünün özgün yapılarıyla iç içe geçmiştir. 
Din’in kökenini ve dinlerin gelişmesini açıklama çabası, bu incelemenin konusu değildir.
Ancak, genel anlamda, sırf bilgi amacıyla, bu çabanın ilk çağ düşünürleriyle başladığı söylenebilir.
Örneğin Sofist filozof  Keoslu Kritias’a (İÖ. 5 yy) göre din, insanları ahlâk ve adalete yöneltebilmek için onları korkutmak amacıyla uydurulmuştur.  
Çok tanrıcı dinlerden tek tanrıcı dinlere geçildiği Ortaçağ’da, din felsefesi de gelişmiş; Rönesans ile birlikte dinleri karşılaştırmalı yöntemlerle inceleme doğrultusunda gelişen eğilimin temeli atılmıştır.
Dinin  kökeninden çok işleviyle ilgilenen düşünürler çıkmış; günümüzdeki dinler tarihi ve din fenomenolojisi olarak bilinen araştırma dalı, 19 ncu yüzyılda olgunlaşmaya başlamıştır. 
Dini genel bir dünya görüşünün çerçevesinde tanımlamaya, dinsel kavramları ve davranış biçimlerini felsefe temelinde savunmaya ya da eleştirmeye, dinlerin kullandığı dili çözümlemeye yönelik Din Felsefesi oluşturulmuş;19 ncu yüzyılda genellikle idealist bir temelde gelişen din felsefesinde, 20 nci yüzyılda bir yanda deneyci, öbür yanda varoluşçu eğilimler ağırlık kazanmıştır. 
Değişik dinlerin paylaştığı öğelerin (örneğin: dua, adak, vb) ortak ve farklı yönlerini sergilemeye çalışan din fenomenolojisi, öncelikle bu öğelerin kaynağındaki insan gereksinmelerini ortaya çıkarmaya yönelmiştir.  
Uyan ile uyulan arasındaki ilişkinin adı olarak tanımlanabilecek olan din, aynı anda sosyal ve ferdî olmak üzere ibadetleri, günahları, örfleri, duyguları, boyun eğişleri, boyun eğdirişleri, mükâfat  ve cezaları ile insanoğlunun bütün hayatını dolduran bir kurumdur. 
Batı dillerinde dini karşılamak üzere “religion” kelimesi kullanılmaktadır. Religion kelimesinin etimolojisi üzerinde duranlar bunun Lâtince’deki religio, relegere (okumak, düşünmek, tasarlamak), religare (bağlamak), religens (sofu, dindar, merhametli), relegare ( saptırmak, uzaklaştırmak) kelimelerinden türemiş olabileceğini söylemektedirler. 

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:00 pm

2. İSLÂMÎ  İNANIŞ’A GÖRE:

Din’in tanımında esas Kuranı Kerim’dir.

“Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler.” (Âl-i İmrân/ 19)


(Türkiye Diyanet Vakfı’nın, bu ayete getirdiği açıklama şu şekildedir: “Din kelimesi, itaat ve ceza, millet ve şeriat manalarına gelir. Kur’anı Kerim’deki din değişik manalarda kullanılmıştır. Yukarıdaki ayette ise, kullar tarafından uyulması istenen ilâhî kanunun kastedildiği anlaşılmaktadır.”)


“And olsun ki biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir Peygamber gönderdik. Allah onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur.” (Nahl/ 36)


“Rabbin, kendilerine âyetlerini okuyan bir Peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zâlim olan memleketleri helâk etmişizdir.” ( Kasas/59)


Doç. Dr. Neda Armaner, Din’in tanımını şu şekilde yapmaktadır:


“Din sözcüğü, çeşitli dillerde oldukça değişik anlama gelir. Genel olarak, dinin insanları Allah’a ve birbirlerine bağlamak anlamına geldiği söylenebilir. Müslümanlıkta din, ‘Allah tarafından kurulup mensup olanların dünya ve âhirette kurtuluşa, esenliğe götüren – itikat ve amellerden- ibaret bir kurumdur’ diye tanımlar. Bu tanım, en geniş kapsamı içinde Kur’an’da ‘Allah indindeki din’ olarak anlaşılır.”


Kabul edilen İslâmî görüşe göre: beşeriyetin ilk dini, ilkel değil, Tevhit dinidir. Yani tek Allah inancına dayanan Hak dinidir. İlkel dinler, insanoğlunun Hak dinden sapmasıyla ortaya çıkmış bâtıl dinlerdir.


Merhum Ömer Rıza Doğrul, bu konuyu şöyle açıklamaktadır:


“İslâmi görüşe göre, insanın yeryüzünde peydâ olması ile Allah’ı tanıması ve Allah’ın hidayetine ermesi bir olmuştur. Çünkü Allah’a tapmak, beşer fıtratının gereklerindendir ve insan, akıl sahibi olarak yaşamaya başladığı günden beri, vicdanında ve şuurunda din hissinin çalkandığını hissetmiştir.  İnsan, bu hissin hidayetiyle ve Allah’ın vahyi ve ilhamiyle Allah’a tapmış, sonra bu dünya yaşayışı sırasında onun içindeki bu his  ve bu şuur soysuzlaşmış ve insan, Allah’ı bırakarak başka şeylere tapmış, türlü türlü sapıklıklar içinde yaşamıştır.


Kur’an, ‘Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik’ (e-Tin/ 4-5) der.


Yani en güzel kıvam üzere yaratılan insan, bu kıvamını bozarak din namına bataklıklar içinde yüzmüş ve bu bataklıkların dibini boylayacak derecede alçaldıkça alçalmıştır.”


Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de, “Din ve Yaradılış” konusunda düşüncelerini şöyle açıklamaktadır:


“Yaratıcı kudret insanın yapısına, onu, kendisi ile ilişki kurmaya yöneltecek bir ‘temel duygu’ yerleştirmiştir. Kur’an’ın ‘fıtrat’ diye andığı bu aslî duygu, genel adıyla kutsal ve kutsallık duygusudur.


Kur’an, Rûm Suresi 30. ayette fıtrat kelimesini hem dinin yapısını göstermek için kullanıyor, hem de insanın varlık yapısını ifade için…


Fıtrat, yaradılış, doğa, bir şeyin varlık yapısı demektir.


Kutsal duygusu ve fıtrat, Yaratanın, yaratılan varlıklardan yalnız birine, insana bahşettiği bir alıcı- verici güçtür.


Din duygusu ve din, sürekli olarak en yüksek ve en seçkin ideallerin kaynağı ve evrensel aryışların hareket noktası olagelmiştir. Denebilir ki, insanın zekâ ve ruhunu, insanlığın mükemmel hale gelmesi yönünde oluşturan, başlangıçtan beri dindir ve din olmaya devam edecektir.”


Batı’da yapılan din tanımları çok ve farklı olmasına rağmen, İslâm dinî için aynı tespit geçerli değildir. İslâm bilginlerince yapılan din tanımları, konuya geniş ve dar açıdan bakmış olmanın dışında, fark göstermez.


Klâsik devrin en büyük kelâm bilginlerinden biri olan Bakıllânî (ö. 404/ 1013) dini, “Allah’a teslimiyet ve O’nun önünde boyun eğmek” şeklinde tanımlayarak konuya çok geniş bir açıdan bakmıştır.


Ehlisünnet düşüncesinin en titiz savunucularından biri olan İbn Teymiye ( ö. 728/ 1327), dini şu şekilde tanımlamaktadır: “ Din, Allah’ın insanlığa yönelik hükümler halinde kanunlaştırdığı buyrukların tamamıdır.”


Tarih içinde, İslâm bilginlerinin verdikleri din tanımları, ortaklaşa tekrarladıkları şu iki cümlede ifadesini bulmuştur:


- “Din, bir ilâhî buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle doğrudan doğruya hayra iletir.”


- “ Din, akıl sahiplerini peygamberin tebligatını kabule çağıran bir ilâhî buyruklar toplamıdır.”


Kısacası nerede insan varsa, orada doğru veya yanlış bir inanç ve ibadet şeklinin varlığı görülmüştür.


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Din” tanımı ise şöyledir:


“Din” kavramı; “d-y-n” kökünden türeyen bir isimdir. Arap dilinde çok geniş bir anlamı vardır. Aynı zamanda bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir. Sözlükte “cezâ/mükafat, âdet/durum, itaat/isyân, hesap, zül, inkıyad, hüküm/kaza, galebe, kahr, isti’lâ, mülk, ferman, tevhît, ibâdet, millet, şeriat, vera’, takva, hizmet, ihsan, ikrah” gibi anlamlara gelir. Hamdi Yazır, “din” kelimesini tanımlarken “siyâset” anlamını da zikretmiştir.


Terim olarak “din”; akıl sahiplerini kendi arzuları ile bizzat hayırlara sevk eden ilâhî bir nizam, Allah tarafından konulmuş ve insanları O’ na ulaştıran bir yoldur. Îmân ve amel konusu olarak akıl ve ihtiyara (iradeye), teklif olunacak hak ve hayır kanunlarının bütününe denir.


Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşüne göre: Din olgusu ilk insandan beri var olagelmiştir. Yüce Allah, hak dinin ilkelerini, ilk insan/ ilk peygamber, Âdem (a.s.)’ dan itibaren bütün insanlara “vahiy” yoluyla bildirmiştir. Allah, insanları “hak dine” zorlamadığı için (Bakara, 2/256) “hak dini” kabul eden de, hak dinden sapan ve “hak dini” tahrif eden insanlar da olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)’e Kur’ân verilmeye başlandığı zaman Hicaz bölgesinde “şirk dini”, Hristiyanlık ve Yahudilik dinleri vardı.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:09 pm

C. DİNLERİN ÇEŞİTLERİ

Tarih boyunca oluşmuş ya da oluşturulmuş dinler, pek çok şekilde tasnif edilebilir. Örneğin, Coğrafi oluşumlarına göre:


Uzakdoğu Dinleri,


Ortadoğu  Dinleri,


Animist (Kabile) Dinleri,


Taraftarı Kalmayan Dinler, diye tasnif edilebilir.


Bir başka tasnif de:


İlâhi Dinler ( Aslı Değiştirilmiş Dinler, Aslı Değiştirilmemiş Dinler),


Beşeri Dinler ( İlkel Dinler, Milli Dinler) şeklindedir.


İncelememize esas olan  tasnifte, Tanrı kavramının varlığı esas alınmıştır.

   1. GENEL İNANIŞA GÖRE:

       a. İLKEL KABİLE DİNLERİ

           (1) Kaybolmuş Kabile Dinleri:


                 Totemizm, Fetişizm, Animizm, Yüksek Varlık, Nigaju- Dayak Dini

           (2) Yaşayan Kabile Dinleri:


                 Aborjin Dini, Ainu Dini, Andaman Adaları Dini, Bambara Dini, Dahomey Dini, Dogon Dini, Ginka Dini, Maori Dini, Umbanda Dini,Vudu Dini, Yao Dini, Yoruba Dini,

       b. TANRISIZ DİNLER

           Budizm, Caynacılık ( Jainizm- Cainizm)

       c. ÇOK TANRILI DİNLER

           (1). YAŞAYAN DİNLER

                  Hinduizm, Paganizm, Şintoizm, Taoizm,


           (2). KAYBOLMUŞ DİNLER

                  Mazdekçilik, Veda Dini, Brahmanizm, Eski Yunan Dini, Eski Roma Dini, Eski Germen Dini, Eski Kelt Dini, Eski Kızılderili Dini, Eski Maya Dini, Eski İnka Dini, eski Aztek Dini, Hatti Dini, Hitit Dini, Urartu Dini, Frig Dini, Sümer Dini, Eski Mısır Dini, Mu Naacal Dini, Eski Finike Dini, İlkel Slav Dini, Eski Çin’de Sinizm

       d.  TEK TANRILI DİNLER

            (1). ALLAH KAVRAMI OLMAYAN  TEK TANRILI DİNLER


                  (a). YAŞAYAN DİNLER

                       Zerdüştlük(Mecusiler) (Tanrı Ahura Mazda), Dürzilik, Çandogyo

                (b). KAYBOLMUŞ DİNLER

                     Aton Dini, Eski Türkler’in (Gök Tanrı) Dini, Burhanizm (Ak Burhan), Bogomiller

        (2). ALLAH KAVRAMI OLAN DİNLER

        Müslümanlık, Hıristiyanlık, Mandayya Dini, Musevilik, Bahailik, Sihizm, Sabilik, Yezidilik (Kürtler arasında Ezidilik)

      e. RUHANİ SİSTEMLER( DİNSEL AKIMLAR)

        Cao Dai, Çarvaka, Gnostisizm, Hurufilik, Kadıyanilik, Konfüçyanizm, Manicilik, Montanosçuluk/ Montanizm, Mormonlar, Neopaganizm, Rastafaryanizm, Samirilik, Sinkretizm, Şamanizm, Şinbutsu Şugo, Tenri-kyo


  2. İSLÂMÎ İNANIŞA GÖRE:


Prof. Dr. Orhan Karmış, dinleri  özelliklerine göre:


a. İlâhi Dinler,

b. İlâhi Olmayan Dinler olarak gruplandırmaktadır:

“…İnsan aklı, olayların akışına ve evrendeki düzene bakarak Allah’ın varlığını bulabilmektedir. Bu Allah inancına dayalı olarak çeşitli dinler doğmaktadır. Bu dinlerden bir kısmı, insanlara, Allah tarafından gönderilen elçiler (Peygamberler) yoluyla bildirilmiştir. Peygamberlerin anlatıp öğrettiği bu dinlere “İlâhî Dinler” denir.


Diğer bir kısmı insanların kendi eğilim ve düşünceleriyle ortaya koydukları “İlâhî Olmayan Dinler” dir.


Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet, ilâhi dinlerdir. Çin’deki Konfüçyüs dini ve Hindistan’ daki Budizm ise ilâhî olmayan dinlerdendir.”  


Kuran-ı Kerim’de Hac Suresi 17 nci Ayet şu şekildedir:


“Mümin olanlar, Yahudi olanlar, Sâbiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve müşrik * olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında kıyamet gününde (ayrı ayrı) hükmünü verir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”


(* Müşrik: Tanrıya ortak koşan, birden fazla Tanrı inancında olan demektir.)


Kuran-ı Kerim’de Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin dışında Sâbiiler ve Mecusiler (Zerdüşt dini)’den söz edildiğini de göz ardı etmemek gerekir.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:13 pm

D. DİN VE RUHANİ SİSTEMLERİNİN (KISA) ÖZELLİKLERİ:

ABORJİN DİNİ: Aborjinler, Avustralya kıtasında Avrupalılar gelmeden önce yaşayan farklı dillere sahip kabileler  halkıdır. Farklı grupların kendi kültürleri, inanç yapıları ve dilleri bulunmaktadır. Doğal olarak bu kültürler birbirlerinden etkilenmişlerdir. En büyük gruplardan Anangu (Çölden gelen kişi anlamına gelmektedir) kabilesinin Yankunytjatjara, Pitjantjatjara, Ngaanyatjara, Luritja ve Antikirinya şeklinde alt toplulukları bulunmaktadır.


Aborjinler’in günümüzde önemli bir bölümü Hıristiyanlığı benimsemiş olmalarına rağmen küçük bir bölümü Aborjin dini pratiklerini uygulamaktadır. Aborjinler’in  inanç sistemi içinde toprağa saygı ve “Düşzamanı İnancı” önemli bir yer tutmaktadır. İnançlarına göre düşler, geçmişi, günümüzü ve geleceği ifade etmektedir.Aborjinler,  düş görmeyi “her şeyin bir anda” olduğu zaman olarak adlandırırlar çünkü rüyada geçmiş, an ve gelecek aynı anda mevcuttur.


Ölümün insan yaşamında bir son olmadığına inanan Aborjinler için rüyalarda ölmüş akrabalarla iletişim kurmak ve hatta rüya gören kişinin rüyadaki akrabaları tarafından iyileştirilmesi bile mümkündür.

AFRİKA DİNLERİ: Afrika insanının dinsel dünyası ve inanç sistemleri Avrupalılardan çok farklıdır. Çeşitli inanç sistemleriyle dolu olan Afrika’nın dinsel yaşamını bütünüyle kavramak ve farklı inanç sistemlerini birbirlerinden keskin çizgilerle ayırmak çok zordur. Afrika’daki ilkel dinler arasında en çok Animizm, Fetişizm ve Totemizm’e rastlanır. Kuzey Afrika’da Müslümanlığın, Orta ve Güney Afrika’da misyonerlerin etkileriyle Hıristiyanlığın yayılmasından önce din ve inanç sistemleri kimi yerde birbirinden etkilenmiş, kimi yerde kendine özgü değerleri korumuştu. Afrika’dan yeni dünyaya yapılan göçler ve götürülmeler sonunda, Afrika kökenli Yoruba ve Dahomey inançları da burada gelişerek kök salmıştır.

AİNU DİNİ: Ainu’lar, Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido, Kuril ve Sahalin  Adaları’nda yaşayan ve yakın zamana kadar ırk ayrımına maruz kalan, Japon adalarının asıl yerlileri olarak kabul edilen  küçük bir azınlık topluluktur. “Ainu” yerli halk dilinde “İnsan” anlamına gelir. adalarda günümüzde de varlığını sürdüren  tipik bir kabile dinidir, evrensel değildir. Herhangi bir kutsal kitabı yoktur. Ainular, “Kando- Kora Kamui” dedikleri Yüce Tanrı’ya ve ahirete inanırlar. Yüce Tanrı dışında da çok sayıda Tanrı ve ruhlara da saygı gösterirler. Atalara tapınma bu dinin en belirgin nitelikleri arasındadır.
ANDAMAN ADALARI DİNİ:  Hint Okyanusu’nun kuzey doğusundaki Bengal Körfezi’nde Andaman ve Nicobar adalarının yerli halkının kabile dinidir. Malezyalı Nogolar ve Filipinli Pigmeler gibi Negrito ırkından gelen ve geleneksel kültürlerini günümüzde de sürdüren Andamanlılar, doğa güçlerine taparlar ve atalar kültüne inanırlar.  

ANİMİZM: (Lâtince anima: “ruh”) Kabile ya da ilkel toplulukların çoğunda, tinsel varlıkların insan ilişkilerinde etkili olabileceği inancıdır. Tam gelişmiş animizm anlayışında cansız hiçbir şey yoktur.; etken olsun ya da olmasın her şeyin canlılığını sağlayan bir tin vardır. Çağdaş antropolojideki biçimiyle animizm terimi, yalnızca tek bir inanç ya da öğreti anlamına gelmez; pek çoğu daha karmaşık ve hiyerarşik dinlerde varlığını sürdüren dinsel inançlar ve uygulamalarla uyumlu bir dünya görüşünü de ifade eder. Animizm (canlıcılık) inanışına göre yalnız canlı yaratıklar değil, cansız maddeler de bir ruha sahiptir. Animiz, tabiatta insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden din olarak tanımlanabilir. Afrika’da, Asya’da ve Pasifik Adaları’nda yaşayan bir çok topluluk animizme inanırlar.

ATON DİNİ: İÖ 14 ncü yüzyılda Mısır’da çok tanrılı bir din hakimdi. Firavun IV. Amenofis (İÖ 1379- 1362), tahta geçişinin altıncı yılında, “Amon’un hoşnut olduğu” anlamına gelen Amenofis adını bırakarak, “Aton’un Hizmetkârı” anlamına gelen  Ahenaton adını aldı ve tek tanrılı “Aton” dinini resmen açıkladı. Ahenaton, başkenti  Teb’den 300 km. kuzeye, günümüzde Tel el- Amarna’ya taşıdı.Burada, Ahetaton (Aton’un Kudretinin Yeri) adını verdiği yeni bir kent kurdu. Firavun Ahenaton’un ölümünden sonra, çok tanrılı Mısır dini rahipleri tarafından, Aton dini ortadan kaldırıldı.


Aton dinine göre: “Tanrı, uludur, birdir, tektir/  Ondan başkası yoktur./ Bir tanedir,/ O’dur her varlığı yaratan./ Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…/ Ta başlangıçta vardı Tanrı./ Tek varlıktı o./ Hiçbir şey yokken o vardı./ Her şeyi o yarattı…”


Aton dininin temel kurallarına  göre; Erkekler sünnet ediliyor, ibadethanelere girmeden önce ( Müslümanlarda namaz kılmadan önce abdest almaya benzer şekilde) el ve ayaklar belirli bir düzene göre yıkanıyor, ibadethanelerde (Müslümanların namaz kılmasına benzer şekilde) secde ediliyor, asla domuz eti yenmiyordu. Yaratılışa, ruhun varlığına ve ölümden sonrasına inanılıyordu. Ölen kişi dünyada yaptıklarına göre öbür dünyada ya ödüllendiriliyor, ya da cezalandırılıyordu. Hz. Yusuf’un da aynı dönemlerde ve/veya öncesinde Mısır’da yaşadığı var sayıldığından, Aton dinini Allah’ın vahyettiği Hak Dini’ne bağlayanlar da bulunmaktadır. Uzun soluklu bir inanış olmamasına rağmen Aton Dini, bütün evrenin hakimi “Tek Tanrı” ve kişinin ölümden sonra öbür dünyada sorgulanıp yargılanması inancının İÖ 14 ncü yüzyılda ortaya atılması açısından önemlidir.

 AZTEK DİNİ:Aztekler, 15 nci yüzyıl ile 16 ncı yüzyıl başlarında, bugünkü Meksika’nın orta ve güney kesimlerinde  büyük bir imparatorluk kurmuşlardı.


Aztek dini, bir çok Orta Amerika  kültüründen değişik unsurları özümsemiş, çeşitli inanç sistemlerinden karşıt öğeleri bir araya  getirmişti.  Önceki halkların bir çok kozmolojik inancını paylaşan bu din, özellikle evrenin bir dizi yaradılışın sonuncusu olduğu ve 13  gök katı ile 9 yeraltı dünyası arasında bulunduğu yolundaki Maya inancını benimsemişti.


Azteklerin başlıca tanrıları Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, Yağmur Tanrısı Tlaloc ve yarı tanrı- yarı kahraman tüylü yılan Quetzalcoatl idi.


İnsan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği Güneş Tanrısı’na sunulurdu.


Azteklere göre, insanın ölümden sonraki kaderi, ölümünün şekline bağlıydı. Örneğin ihtiyarlık ya da hastalıktan ölenler yeraltı dünyasına gidiyordu.


Savaşta ölenler ile kurban edilenler ise gökteki Güneş Tanrısı’nın yanına gidiyorlardı.


Azteklerin, kişilerin öldükten sonra, yaşarken yaptıklarıyla ilgili öbür dünyada sorguya çekilecekleri , ödüllendirilecekleri ya da cezalandırılacaklarına dair bir inanışları yoktu.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:18 pm

BAHAİLİK: İran’da, 19 ncu yüzyılın ortalarında kurulan bir dindir; kurucusu, Bahaullah olarak bilinen Mirza Hüseyin Ali Nuri’dir.


Bahailik, bütün dinlerin birliğini ve bütün insanların evrensel kardeşliğini savunan geniş kapsamlı bir öğretidir; ibadetten çok toplum ahlâkı üzerinde durur. Günümüzde dünyanın her tarafında inananları olan Bahailer, Bahaullah’ın, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Zerdüşt ve Buda gibi Tanrı’nın kendilerinde zuhur ettiği kutsal kişilerin en sonuncusu olduğuna, öğretilerinin çağımıza yeni bir tanrısal düzen getireceğine inanırlar.


Bâb’ın ve Bahaullah’ın, özünde bilinemez olan  Tanrı’nın birer zuhuru olduğu inancı  Bahailiğin temelidir. Bahai inancına göre, Bahaullah’ın Tanrı’dan gelen esinle kaleme aldığı yazılar, Tanrı’nın çağımıza yönelik vahiylerini içerir.


Dinlerin birliği ile insanlığın birliği, Bahai öğretileri içinde önemli bir yer tutar. Bahailere göre  büyük dinlerin kurucuları, Tanrı’nın kendilerinde zuhur ettiği kişilerdir ve insan soyunun adım adım eğitilmesini  amaçlayan tanrısal araçlarıdır. Görünürdeki kimi farklılıklara karşın büyük dinler aynı  gerçeği öğretirler.


Bahaullah’ın özel görevi, dinlerdeki ayrılığın üstesinden gelmek ve evrensel bir inanç yaratmaktır.


Bahailik’te bir ruhban sınıfı yoktur. Namaz Tanrı ile kul arasında önemli bir ibadet şeklidir. Bahai dininde namaz bireyseldir; yani kimseye uymadan ve kimsenin çağrısını beklemeden yalnız başına kılınır. Dua ruhun gıdasıdır. Dua edilmediği takdirde ruhen kuvvetli ve sağlıklı gelişe sağlanamaz. Bunun için dua zorunludur. Bahailer ne zaman arzu ederlerse kendi dillerinden dua okuyabilirler. Evlilikten önce iffetli olmak ve evlendikten sonra eşine mutlak sadık kalmak şarttır. Tek kişi ile evlilik hükmedilmiş olup yasaklanmamakla beraber boşanma kınanmıştır. Bahaullah, topluma zarar verecek herhangi bir faaliyete katılmayı yasaklamıştır. Bahailiğin  politika ile hiç bir ilgisi yoktur. Tanrı’ nın Bahailere  enerji ve potansiyellerini ilâhi bir dünya düzeni oluşturmaya harcayacağı bir yön çizdiğine inanılır.. Bahai Dininde günah olduğu için dilenmek ve tembellik yasaklanmıştır. Bu dinde çalışmak herkes için zorunludur. Ayrıca iş, dünya insanlığına hizmet ruhu ile yapıldığı zaman bir ibadet yerine geçer.


BAMBARA DİNİ : Bambaralar, Afrika’nın ortabatısında Mali devleti içinde Yukarı Nijer bölgesinde, Nijer- Kongo dil ailesinin Mande koluna bağlı Bamana dilini konuşan etnik bir topluluktur. Merkezi örgütlenmesi yoktur. Bambaralar, kendilerine özgü bir yazı yöntemi kullanırlar. Birbiriyle bağlantılı animist kültleri, duaları ve mitleriyle çarpıcı bir metafizik ve kozmoloji sistemleri vardır. Dinsel içerikli ahşap ve maden heykelleri oldukça gelişmiştir.

BOGOMİLLER/ BOGOMİLCİLİK: 10- 15. yüzyıllar arasında Balkanlar’da gelişen dualist bir akımdır. Bogomil adı, akımın kurucusu Rahip Bogomil’den gelmektedir. Özellikle, Ermenier  arasında ve Anadolu’da yaygın bir mezhep olan Pavlosçuluktan (Samosatalı Pavlos’un öğretisinden) aktarılan Yeni- Manici dualist öğretiler ile yeni kurulmuş Bulgar Ortodoks Kilisesi’nin evanjelik bir Hıristiyanlık adına yeniden düzenlenmesini amaçlayan yerel bir Slav hareketinin kaynaşması sonucu Bulgaristan’da ortaya çıkmıştır. Bogomilcilerin, dualist bir kozmolojiye dayanan temel öğretisi, gözle görülen maddi dünyanın  şeytan tarafından  yaratıldığıydı. Dolaysıyla bedene bürünme (hulül) öğretisini yadsıyor, maddenin Tanrı kayrasının taşıyıcı olduğu yolundaki Hıristiyan anlayışını kabul etmiyorlardı. Özellikle Boşnaklar arasında yayılan bu akım, 11 ve 12 n. Yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun Asya ve Avrupa’daki bir bölgesine yayıldı. Doğduğu ülkede 14. yüzyıl sonlarına değin etkili bir güç olarak kaldı.


14. yy. sonlarında  Bogomilizm giderek etkisini yitirdi ve Osmanlıların Bulgaristanı (1393) ve Bosna’yı fethetmelerinden sonra (1463) Bogomillerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçti.


Bogomiller sadece İncil’e dayanmış, Ortodoks ruhban sınıfına karşı çıkıp, Ortodoks ve Katolik kiliselerini “Şeytanın Mabetleri” olarak tanımlamışlardı. Tevrat’ı kabul etmemiş, Hz. Meryem’in kutsallığını reddetmişlerdi. Bogomillere göre ikonalar bir nevi puttu ve bu nedenle Haç’a da saygı göstermemişlerdi.

BRAHMANİZM: Hint felsefesinin Vedanta sisteminden türemiş eski dindir. Adını, hem rahipler sınıfı Brahmanların ağırlıklı konumundan, hem de yüce güç Brahman’a verilen önemden ve onunla ilgili kurgusal düşünceden almıştır. Brahmancılık, onu izleyen klâsik Hindu dininden farklıdır. Klâsik Hindu dininde  tek tek tanrıların önemi artmış kendini adama ( bhakti) ağırlık kazanmıştır. Brahma: Hindistan tarihinin Vedalar dönemi sonlarında Hindu dininin başlıca tanrılarından biridir. Mezhep farklılıklarının artmasıyla giderek yerini Vişnu ve Şiva’ya bırakmıştır.Eril olan Brakma’yı, evrenin mutlak gücü ya da en yüce gerçekliği olan cinsiyetsiz Brahman ile karıştırmamak gerekir.Brahma, Vedalar’da adı geçen yaratıcı tanrı Pracapati’yle ilişkilendirilmiş, daha sonra onun kimliğine bürünmüştür.

BUDİZM: Asıl adı Siddharta Gautaman ( d. İÖ.536- ö. İÖ 483) olan Buda’nın (Sanskirit dilinde Buddha) 6 ncı yüzyılda Hindistan’ın kuzeydoğu kesiminde kurduğu, bugün bütün Asya’ya yayılmış din ve felsefe sistemidir. “Uyanan” ya da “ Aydınlanan” anlamına gelen “Buda “ sözcüğü, özel bir ad değil, (örneğin Mesih gibi) bir sandır.


Budacılıkta, geçmişte olduğu gibi gelecekte de sayısız “Buda”’nın ortaya çıkabileceğine inanılır. Ama tarihin tanıdığı tek buda, Gautama (Pali dilinde Gotama) Buda’dır.


Uzmanlar, Buda’nın konuşmaları ve bunların Pali dilindeki yorumlarını içeren “Tipitaka” ların Buda’yla ilgili günümüze ulaşmış en eski kaynak olduğu görüşündedir.


Buda’ya göre dinsel yaşamın amacı, ben yanılsamasından, dünya işlerinin ayak bağından kurtulmak, öncesiz ve sonrasız bir benlik olmadığı gerçeğini kavramaktır. Bunu başaran aydınlanmaya yani Nirvana’ya ulaşabilir.


Budist Asanga’ ya göre, Nirvana, öldükten sonraki Ruhlar Âlemi’ne ait bir ödül olmayıp, insanların ruhsal gelişim sonucunda yeryüzünde erişebilecekleri bir haldir; bu, saf bilinçlilik halidir.


Budizm’de, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta olduğu gibi evreni  yaratmış  kişilik özelliği taşıyan bir Tanrı kavramı yoktur.


Budizm doğaüstü varlıkların (örneğin, Budist yazmalarda bahsedilen devalar) varlığını reddetmemekle birlikte, diğer dinlerde olduğu gibi “tanrılara” yaradılış veya yargılama gücü atfetmez. Daha çok insanların ve hayvanların yaptığı şekilde dünyevi olayları etkileme güçleri olduğu kabul edilir. Tıpkı insanların dünyayı hayvanlardan daha çok etkileyebilmesi gibi, “devaların” da etkisi insanlardan daha güçlüdür; ancak hiç bir tanrının gücü mutlak değildir.


Budizm’de  ruhların ölümsüzlüğüne inanılır. Ruhların bir bedenden başka bir bedene geçerek yeniden dünyaya gelmesi  demek olan, tenasüh inancı bu dinde de kendini gösterir.


Budist inancına göre, dünyadaki eylemlerin karşılığı olarak, öldükten sonra geçici olarak bir mekâna gidileceği inancı vardır. Bu mekânın adı Tavatimsa’dır. Ancak, Tavatimsa, günümüzdeki anlamıyla “Cennet” in karşılığı değildir. Nirvana’ya erişen kişiler, öldüklerinde Tavatimsa’da, derecelerine göre, geçici olarak kalabilirler. Tavatimsa’da ebedi olarak kalmak söz konusu değildir. Kişiler daha sonra başka bir kimlikle tekrar dünyaya dönerler.


Geleneğe bağlı Budacılar’a, özellikle de Theraravada Budacılar’a göre, Nirvana, arzuların ortadan kalktığı bir var oluş biçimidir.

BURHANİZM ( AK BURHAN): Çağdaş Şamanizm’i ıslah ederek zamanın isteklerine uydurmak teşebbüsü XX. Yüzyılın başlarında Altay dağlarında görüldü. Bu harekete Rus etnografya edebiyatında Burhanizm hareketi denir; Altaylılar ise “Ak Yang” yani “Ak Din” hareketi derler.


Bu hareket sadece Şamanizm’e (kara dine) ve onun temsilcileri olan kara kamlara karşı değil, fakat aynı zamanda “müstevli Ruslar’ın mezalimine karşı siyasi hareketin ideolojisi idi”.


Altaylar’da “Burhan” sözcüğü doğrudan “Tanrı “anlamında, Moğollar’da ise “İyi Ruhlar” ı tanımlamakta kullanılır. Burkan olarak da söylenir. Ayrıca Budizm ve Lamaizm dönemlerinde Buda’nın Türkçe karşılığı olarak yer alır. Buda, Budizmin kurucusudur. Türklerde ismi Burhan olarak geçer. Burhanizm ya da Ak Din ‘de Burhan, yaşlı, ak sakallı, beyaz giysili ve beyaz atlı bir adam olarak tarif edilir.


Burhanizm hareketinin ne zaman başladığı kesin olarak belli değildir, ancak Rus hükümeti tarafından ortaya çıkarılması 1904 yılı başlarına rastlar. Ruslara göre bu hareketin mahiyeti, kara dine, yani Şamanizm’e ve Rus egemenliğine düşmanlık ve Lamayizm’e benzeyen bir din propagandası idi.


Ak Din öğretisine göre,  kanlı kurbanlar yasaktı. Ancak yılda bir defa kuzu kesilebilirdi. Kamlar şeytana tapan günahkâr insanlardı. Onların ongonlarını, davullarını, “Cübbe” lerini, külâhlarını ateşe atmak, kendilerini tövbeye mecbur etmek lâzımdı. Tanrılara kurban yerine hoş kokulu otların dumanı, süt, şarap ve kımız  gibi saçılar yeterliydi. Altaylılar “Ak Din”’i kabul edip günahlarından tövbe ederlerse “Akboz atlı Hoyrat Han” gelip Altaylıları Rus mezaliminden kurtaracaktı.


Burhanizm, sadece Şamanist öğretilere değil, Hıristiyanlığa, misyonerliğe ve bütün Ruslar’ a karşı bir tavır almıştı. Rusya’nın ağır ve çok şiddetli müdahalesiyle Burhanistler katledildi, malları yağmalandı ve böylece Burhanizm hareketi böylece sona erdi. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre, Rusya’ nın tepkisine rağmen, halen Altaylar’ ın bazı bölgelerinde yer yer Burhanistler’ e rastlandığı ifade edilmektedir.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:21 pm

CAO DAİ : Tam adı Cao- Dai Tien – Ong (Saygıdeğer Ölümsüz Büyükbaba), Vietnam’da, güçlü milliyetçi eğimler taşıyan, siyasal nitelikli çağdaş dinsel akım…Konfüçyüsçülüğün ahlâk kurallarını, Taoculuğun gizlicilik uygulamalarını, Budacılığın Karman ve yeniden doğuş kuramlarını ve Katolik Kilisesi’ni (örn. Papalık Kurumu’nu) örnek alan hiyerarşik bir örgütlenmeyi bağdaştırmaya çalışır. Akımın yücelttiği üstün kişier arasında Buda, Konfüçyüs, Hz. İsa, Perikles, Sun Yat Sen gibi isimler yer alır. Cao Dai’nin  günümüzde önemli bir dinsel akımdır. Merkezi Vietnam’da Ho Şi Minh kenti (eskiden Saygon) yakınındaki Tay Ninh’tedir.
CAYNACILIK ( JAİNİZM- CAİNİZM): Hindistan’da İÖ 6. yüzyılda Vardhamana Mahavira’nın kurduğu din ve felsefe sistemidir. Caynacılık adı, hareketin örnek aldığı cina’lardan (fatih) gelir. Cina’lar yaşamın yeniden doğuş ırmağını başarıyla geçip, izleyenlere yolu açan kişilerdir. Evrensel hoşgörüyü savunan ve öteki dinleri eleştirmemeye özen gösteren Caynacılar, dinlerini Hindistan dışına yaymaya hemen hiç çalışmamışlar, günümüzde de Hindistan’ın çeşitli bölgelerinde toplanmışlardır.
Dönemin Vedanta kültlerine tepki olarak gelişen Caynacı etiğin temeli, hiçbir canlıya zarar vermeme (ahimsa) öğretisidir. Yaratıcı bir Tanrı inancı öngörmeyen  Caynacılık, evreni civa (ruh ya da canlı varlık) ve aciva (cansız töz) biçiminde, öncesiz ve sonrasız iki bağımsız kategoriye indirger. Dinin başlıca ülküsü, insan doğasını yetkinleştirmektir.
Caynacılar, dinlerinin bir başlangıcı bulunmadığına ve dünya tarihinin her döneminde , yetkinliğe ve mutlak özgürlüğe ulaşmış Tirthankaralar (“tirtha yapan”; Sanskrit dilinde tirtha: “kutsal ırmak sığlığı”) aracılığıyla insanlığa bildirildiğine inanırlar.
ÇANDOGYO/ TONGHAK: Çandogyo, Kore dilinde “Tanrı Yolunun Dini” anlamına gelir; Konfüçyüsçü, Budacı, Taocu, Şamanist ve Katolik kaynaklardan değişik unsurların birleşmesiyle oluşmuş yerel bir dindir.
Çandogyo ahlâk prensiplerini Konfüçyüsçülükten, ritüellerini Budizm ve Şamanizm’den, monoteizm ilkesini de Hıristiyanlıktan almıştır. Çandogyo dininde, öbür dünyada elde edilecek bir ödül kavramı yoktur; çünkü amacı bu dünyaya adalet ve barış getirmekle sınırlıdır. Öbür dünyaya yatırım yoktur. Kısacası Çandogyo dininde yaşanan dünya önemlidir, öldükten sonrası değil !… Dolayısıyla günah kavramı değil, ahlâklı olmak kavramı önemlidir.
Çandogyo’nın özünü, “çumun” denilen 21 sözcükten oluşan bir deyiş oluşturur. Bu deyişin anlamı şöyle aktarılabilir: “Evrenin yaratıcı gücü , bol bol benim içimde bulunsun. Gökyüzü benimle oldukça yaratıcılığın sınırı yoktur. Bu gerçeği unutmadıkça her şey aydınlığa kavuşur.”
Çandogyo’nın ana ilkesi olan “Innacchcon” (İn- Ne- Çan), “İnsan, Hancullim ( Çandogyo’nun Tanrısı) ile aynıdır, ama insan Tanrı değildir” demektir. Her insan kendi beyninde Hancullim’i taşır ve onun saygınlığının kaynağıdır. Ruhsal eğitme yoluyla insan kutsal olanla birleşir, bir olur. Tanrının evrenselliğine ve kendi bedenleri ile ruhlarının birliğine yürekten inananlar, bu özdeşliği gerçekleştirebileceklerdir.
Çandogyo, göklerin hükümdarından  geldiğine inanılan bir esinle, Çoe- Çu tarafından 1860 yılında kuruldu. Devrimci bir potansiyel taşıyan bu din büyük köylü ayaklanmasından Japonya ile savaşa kadar Kuzey Kore’nin bağımsızlık hareketinde önemli rol oynadı. Çandogyo, toplumsal düzeni değiştirmek isteyen bir dindi. Kore yönetimi buna izin veremezdi ve vermedi de…1864’te Çoe Çu idam edildi. Çoe Çu’dan sonra, hareketin içinde önemli bir ağırlığı olan Çoe Si- hyang önderliği üstlendi. Çoe Si- hyang da, 1899’ da aynı akıbete uğradı. Hareketin üçüncü önderi Son Pyang- hi, kurucusunun bu dine verdiği “Tonghak”  (Doğu Bilgeliği) adının yerine 1905’te “Çandogyo” adını kullanmaya başladı.
Günümüzde Kore’de Çandogyo dinine bağlı olanların sayısının 1 milyarın üzerinde olduğu zannedilmektedir.  Kuzey Kore’de kitlesel bir dini inanış olmamasına rağmen Çandogyo, en büyük din olarak kabul edilmektedir. Çandogyo yandaşlarına Güney Kore’de de hoşgörü gösterilmektedir.
Kuzey Kore’de suç sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Evlilikte tek eş esastır. Boşanmaya çok nadir rastlanır.  Boşanma genellikle kadın çocuk doğuramadığında ya da eşlerden biri aklî dengesini yitirdiğinde gerçekleşir.
ÇARVAKA: Lokayata olarak da bilinir. (Sanskrit dilinde “Dünyevi Olanlar”), yarı felsefi Hint maddeci düşünce sistemidir. Üyeleri öte dünya kavramını, kutsal yazıları, Vedaları ve ölümsüzlüğü reddederler. Bilgi edinme yollarından (pramana) ise yalnızca dolaysız algıyı (anubhava) kabul ederler. Çarvaka öğretisi günümüzde ortadan kalkmış olmasına rağmen, Hint ve Uzakdoğu düşünce sistemine son derece etkili olmuş bir akımdır.
DAHOMEY DİNİ:  Afrika kıtasının batısında Benin’in (1975’e değin Dahomey) güneyinde yaşayan ve Nijer- Kongo ailesinin Kua koluna bağlı Eve dilinin bir lehçesini konuşan halka Dahomeyler ya da Fonlar denir.
Atalara tapma Fon dininin temel bir özelliği olarak varlığını sürdürmektedir. Doğa tanrıları, kişisel tanrılar ve güçler, büyüye inanma ve karmaşık tapınma sistemi Dahomey (Ya da Fon) Dini’nin öteki özelliklerini oluşturur. 
DOGON DİNİ: Dogonlar, Afrika’nın ortabatısında denize kıyısı olmayan bir ülke olan Mali’de yaşayan etnik bir topluluktur.Çoğu Bandiagara bölgesindeki kayalık tepeler ile dağ ve plâtolarda yaşayan Dogonlar, temelde tarımcı bir topluluktur. Ataerkil büyük ailelerden oluşan köylerde yaşarlar. Her büyük topluluğun “Hogon” adı verilen ruhanî bir önderi vardır.
Dogonlar’ın, fiziksel eşyaları sınıflandıran, iyi ve kötüyü kişileştiren, Dogon kişiliğinin manevî ilkelerini tanımlayan metafizik sistemi öbür Afrika halklarının sistemlerinden daha soyuttur. Dogonlar’ın dinsel yaşamı, 60 yılda bir gerçekleşen “Sigui” törenlerinde doruğuna ulaşır. Tören, iki doruk arasında Akyıldız (sirius olarak da bilinir, gökyüzünün en parlak yıldızıdır)  göründüğü zaman düzenlenir. Törenden önce, genç erkekler üç ay boyunca inzivaya çekilir ve gizli bir dille konuşurlar. Tören 3 000 yıl önce Akyıldız’dan hem karada hem denizde yaşayan bazı yaratıkların gelip Dogonlar’a konuk olduğu inancından kaynaklanır. 
DONATUSÇULUK:  Hıristiyanlıkta, Caecilianus’un Kartaca Piskoposu seçilmesi üzerine 4. yüzyıl başlarında Kuzey Afrika’da Donatus’un (ö.y.355) önderliğinde gelişen dinsel akımdır. Tarihsel bakımdan Donatusçuluk, Anadolu’da Montanusçuluk ile Novatianusçuluğa, Mısır’da da Melitianusçuluğa kaynaklık eden erken dönem Hıristiyan geleneğinin bir uzantısıydı.Örnek bir Donatusçunun başlıca amacı, tövbekâr bir yaşamın sonunda din uğruna ölmekti.Donatusçuluğun doğuşuna hem toplumsal, hem de öğretiyle ilgili nedenler yol açmıştı.  Kuzey Afrika’daki Romalı ve Vandal hükümdarların sürekli baskılarına karşın Donatusçu Kilise ortaçağın başlarına kadar varlığını sürdürdü. 
DÜRZİLİK: Fatımî halifesi e- Hâkim’in (hd. 996- 1021) veziri Hamza bin Ali’nin kurduğu dinsel akımdır. Adını asıl yayıcısı Muhammed bin İsmail ed- Derezi’den almıştır.  Batınî bir inanış olan Dürzilik’te dört ana inanç öngörülür:
1) El- Hâkim’i Tanrı, hem insan olarak tanımak, 2) Hazma bin Ali’yi en yüce yaratık saymak, 3) hudud’u (Tanrı buyruklarını öğreten beş kişi) tanımak, 4) vasiyetlere uymak.
Vasiyetler de yedi tanedir:
1)Hâkim’i tek Tanrı olarak tanımak, 2) Onun istek ve buyruklarına uymak, 3) Doğru sözlü olmak, 4) Dindaşlarını korumak, 5) İblis’ten ve bütün kötü güçlerden uzak durmak,6) Batıl sayılan önceki bütün ibadet ve inançları terk etmek, 7) Kişisel isteklerden kaçınmak.
Dürzi öğretisi başka kavim ve inançlardan uzak kalmayı ve içe dönük yaşamayı emrettiğinden, Dürziler “halavat” adı verilen tapınaklarını olabildiğince ıssız yerlerde kurmuşlardır. Dürziler Cennet, Cehennem, hesap, ceza gibi öbür dünyaya ilişkin inançları da reddederler. Onlara göre bütün bunlar bu dünyadadır, öbür dünya diye bir dünya yoktur.
 Günümüzde nüfusları yarım milyona yalın olan Dürzilerin yarısı Lübnan’da, geri kalanları Suriye’de, Ürdün’de, İsrail’de, ABD’de, Lâtin Amerika’da ve Avustralya’da yaşamaktadır.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:24 pm

FENİKE DİNİ:   Fenikeliler’in bölgeye Hıristiyanlık yayılmadan önce, çok tanrılı bir dinleri vardı. “El” adı verilen ilâh, diğer bütün ilâhların üstündeydi. İlâh El, ikinci dercede bir çok tanrı yaratmıştı. Baal adı verilen ilâhlar erkek, Balat adı verilenler ise dişi ilâhlardı. Her şehrin kendine özgü tanrıları vardı.


FETİŞİZM: Günümüzde psikolojide, bireyin cinsel ilgi ve isteğinin cansız bir nesneye ya da insan bedeninin cinsellik dışı  bölgelerine yöneldiği cinsel sapma biçimidir. Dinî anlamda kullanılan Fetişizm’de ise “Fetiş” kelimesi Portekizce’den gelmektedir. “Sihirli Kudrete Sahip” demektir. Fetişizm, Totemizm’den şu temel noktada ayrılır: Tapılan şey ne bir hayvandır, ne bir bitki, ne de bir eşyadır. Bunlar sadece belli şeylerdir. Bu şeylere sihirli kudretler atfedilir. Veya bu şeyler “Doktoradam” lar veya sihirbazlar tarafından sunulan  bir takım eşyalardır. Fetiş, kendisinden beklenene cevap vermediği zaman atılabilir veya yok edilebilir.


GERMEN DİNİ:  Germen dilleri konuşan halkların, Hıristiyanlığı kabul etmelerinden önce tanrılar ve evrenin yapısı konusunda geliştirdiği öyküler, töreler ve inançlar bütünüdür.


Germen (Cermen) adının kökeni, antik dönemde Ren Nehri’ni ilk kez geçen ve sonraları Tungrlar olarak anılan kabileye verilen addan gelir. Germenler, Tötonlar olarak da bilinirler.


Germen kültürü, çeşitli dönemlerde Karadeniz’den Orta Avrupa ve İskandinavya’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi içine almıştı.


Germen tanrıları iki gruba ayrılıyordu: Savaşçı soyluların kültürünü yansıtan kahraman tanrılar öbeği Aesir ile yerleşik tarım toplumunun sorunlarıyla ilgili tanrılar öbeği Vanir… Aesir’in baş tanrısı Odin’di Odin’den sonraki en önemli Germen tanrısı Thor’du. Yaygın bir kültü olan Thor, edebi metinlerde devletin ve kaosun kötü güçlerine karşı, tanrıların ve insanların baş koruyucusu olarak netelendiriliyordu. Germen dininin koruyucu ruhları, çoğunlukla tanrılar kadar önemliydi.Örneğin “Disir” ler klanlara bağlı, belli bir soydan gelen dişi koruyuculardı. Tapınaklarına bereket getirirler, kışın başlangıcında disir’leri yatıştırmak için özel kurban törenleri düzenlenirdi. Savaşta ölenler ayrıcalıklı olurdu ve Tanrı Odin’in sarayında, savaş yaralarının derecesine göre gençleşirler; şarkı ve musikiyle eğlenirler ve hayat neşeli geçerdi.Savaşta ölenler Valhalla’da, yeniden doğarlar; burada insanların ve tanrıların sonu olan Ragnarök’e değin savaşırlar, ölürler ve yeniden dirilirler; sonunda Ragnarök’te koruyucu tanrılarına kavuşurlardı.


İS 4 ncü yy. başlarında Hıristiyanlığın kara Avrupa’sında hızla yayılması bütün yerel dini gelenekleri yok etti; halklar giderek ayrışarak farklı uluslar meydana geldi.


GİNKA DİNİ:  Sudan’ın güneyinde Nil havzasının orta kesimindeki bataklıklarla çevrili savan bölgesinde yaşayan halkın kabile dinidir. Ruhani önderlik inançlarına bağlı olan Dinkalar için çok önemlidir. Günlük yaşamda Tanrı (Nhial) ve ata ruhları önemli rol oynar. Günah işleyenler tanrısal güçleri yatıştırmak için sığır kurban ederler.


GNOSTİSİZM: (Yunanca gnostikos: “gizli bilgiye sahip olan”), İS 2. yy.da, Yunan ve Roma dünyasında geçerli olan felsefi ve dinsel bir akımın çağdaş adıdır. Gnostisizm, Antik Mısır ezoterizmini, eski Yunan ezoterizmini (Platon, Pisagor), İbrani geleneklerini, Zerdüştçülüğü, bazı Doğu geleneklerini ve dinlerini, Hristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, bir çok tarikatın benimsediği mistik felsefeye verilen addır.


Hıristiyanlığın gelişme döneminde kilise hukukunu, temel iman şartlarını ve piskoposluk kurumunu belirli şekilde etkilemiştir. Hıristiyan öğretisi büyük ölçüde gnostisizme karşı tepki olarak gelişmiştir. Temel iman şartlarının beyanı, Yeni Ahit metinlerinin kilise hukukuna katılması ve piskoposluk otoritesinin vurgulanması  gnostisizim karşısında zorunlu hale gelmişti. Ayrıca gnostikler bir anlamda ilk ilâhiyatçılardı ve onların sistemleri ilk Hıristiyan düşüncesinin de sistemleştirilmesine yol açmıştı.


Gnostisizm’in merkezi, bu felsefenin oluşumunda muhtemelen büyük rol oynamış değerli el yazmalarının bulunduğu, antik çağın en büyük kütüphanesine sahip olan İskenderiye kenti idi. Buradaki okullarda M.S. 1 ve 2. yüzyıllarda okutulan Gnostisizm’e göre, Hz. İsa Tanrı’nın oğlu değildi, ayrıca Hz. İsa çarmıha gerilmemişti. Gnostisizm’e göre: Hakikatlere ulaşabilmede dinler yetersizdir, Ruh ölümsüzdür. Ruh dünya yaşamında bir tür hapishane yaşamı geçirmektedir. Gerçek olan, fiziksel dünya yaşamı değil, ruhsal yaşamdır.


HATTİ DİNİ: Anadolu’da İÖ. 2500- 2000  yılları arasında Hatti uygarlığı hakimdi. Din, töre, mitoloji ve sanat bakımından büyük bir varlık sergileyen Hattilerin etkisi uzun sürmüş, Hattiler kendilerinden sonra gelenleri de etkilemişlerdi. Hattice adı Wuruşemu olan  Hititler’in Güneş Tanrıçası, onun kocası Fırtına Tanrısı, çocukları, yani Nerik ve Zipplanda’nın fırtına tanrıları, kızları Mezullaş ve torunları Zentuhiş, Hatti kökenli idiler.


Özelikle “Gökten Düşen Ay Tanrısı”, Hatti inanç dünyasında önemli bir yer tutmuştu.


Boğa, en büyük tanrı olan gök tanrısının simgesi idi. (Boğa daha sonra Roma’da, Mitra ayinlerinde kurban olarak görülecektir.) Alacahöyük güneş kurslarının hayvan şekilli tanrıları ve onlarla birlikte evreni (kainatı) taşıdıkları şüphesizdir. Güneş kursları, güneşi sembolize eden dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş öğelerden oluşur. Hatti Kralları öldükleri zaman güneş kursu ve benzer sembollerle gömülürdü.


HIRİSTİYANLIK:  Hz. İsa’nın yaşamını, kişiliğini, öğretilerini ve tanrısal görevini temel alan dindir. Eski Ahit ile Yeni Ahit’ten oluşan Kitabı Mukaddes’i vahye ya da Tanrı esinine dayalı kutsal metin sayar. Günümüzde bir milyarı aşkın üyesiyle dünyanın en yaygın dini olan Hıristiyanlık Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere başlıca üç kola bölünmüştür. Türkçe’de Hıristiyanlık, Hz. İsa’nın adı dolayısıyla İsevilik, peygamberlik görevine başlayıncaya kadar yaşadığı Nasıra kenti dolayısıyla Nasranilik adlarıyla da anılır.


Hıristiyanlık Filistin’deki Yahudi toplumu içinde bir akım olarak doğdu. İsa ve Havarileri birer Yahudi’ydi. Hıristiyanlara (Yunanca Hristianos) göre İsa, İsrailoğulları’nın Hz. Davud soyundan gelecek kurtarıcı bir kral olarak beklediği Mesih’ten (Yunanca Hristos, İbrani’ce Maşiah: “meshedilmiş, kutsal yağ ile kutsanmış”) başkası değildi. Ama Hıristiyan inancının zamanla belirginleşen ayırt edici ilkesine göre Mesih, insan soyunun yazgısını ve kurtuluşunun bedelini bütünüyle üstlenmek üzere Tanrı’nın eksiksiz bir insan doğasına bürünüp bedenleşmesiydi.


HİNDUİZM: Hindu halkının son  3 000 yıldır geliştirdiği inançlar ve görenekler ile toplumsal ve dinsel kurumların bütünüdür; İÖ 1500 yıllarında (Anadolu’da Hitit dönemi) İran’dan Hindistan’a göç eden halkın Veda dininden kaynaklanmıştır. Veda dininin temelini, “Yanca” (ateş ayini) ile evrenin bu ayin yoluyla sürekli yeniden yaratıldığı inancı oluşturur. Çeşitli Hindu mezheplerinin her biri kendisine özgü belirli metinleri kutsal saymakla birlikte çoğu, Veda metinlerinin kutsallığında birleşir.


Ancak Hinduizmle birlikte Veda dininin kurban kültünün yerini, tanrının tasvirine ya da simgesine ibadet ve coşkulu bir tapınma almıştır. Bütün Hindu mezheplerinin ortak temellerinden biri sonsuz, her şeyi kucaklayan, gerçekliğin en yüksek ilkesi Brahman’a inançtır. Hinduizm, Brahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerini bir biri yerine kullanılmaktadır.


Hinduizm’de çok sayıda tanrı vardır. İnekler, ana tanrıçanın sembolü sayıldıkları için, cadde ve sokaklarda serbestçe dolaşırlar, etlerinin yenmesi de yasaktır. Ancak özellikle belirtmek gerekir ki, Hinduizm’de inek Tanrı değildir ve tapılmaz.


Brahma, Hindistan tarihinin Vedalar dönemi sonunda Hindu dinin başlıca tanrılarından biridir. Mezhep farklılıklarının artmasıyla giderek yerini Vişnu ve Şiva’ya bırakmıştır.


Vişnu’ya tapanlar, acının, korkunun, ölümün olmadığı, Vişnu’nun ölümsüz ışığının  görkemiyle  yaşayabilecekleri bir Cennet’e gideceklerine inanırlar.


Hinduizm’de ruhun ölümsüzlüğüne inanılır.


Çeşitli Hindu mezheplerindeki inanışa göre, ölen kişinin ruhu, bir ateşten geçerek öbür aleme gider. Kişi günahkârsa, bu ateş günahkârı yakar. Bu kişiler cezalandırılacakları  “Alt Dünya” ya gönderilir.


Ateşten geçebilen ruhun, ahiret yolculuğunda, önünde iki yol olduğuna inanılır. Bu yollardan biri Brahma’ya, diğeri ise dünyada yapmış olduğu güzelliklerin karşılığı ödül olarak “Nandana” adındaki gökyüzü cennetine gider.


Brahma’ya giden ruh, orada ebedi olarak kalırken; “Nandana” adındaki gökyüzü cennetine giden ise, orada, dünyada yapmış olduğu güzel şeyler oranında bir süre kalır.


Nandana’da hastalık yoktur. Dünyevi güzellik ve zevklerle tanımlanan süt- bal ve şarap akan ırmaklar, çeşitli meyveler hatta eğlence ve cinsellik vardır..


Hinduizm’de cehennem, ebedi olmayıp, işlenilen suç oranında ceza çekilen, arınma yeridir.


Cezasını çekip arınan ruh yeniden bir bedenle dünyaya döner.


HİPSİSTARİLER: Hipsistos’a yani “En Yüce Tanrı” tapan inanç sistemine mensup olanlardır. Bunlar, İÖ 200 ile İS 400 yılları arasında  Kuzeydoğu Anadolu, Kapadokya ve Marmara’nın güneyinde yaşamışlardır. İnanışları Hıristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştçülükle benzerlikler gösterdiği kabul edilen, putlara tapmayan ve kurban kesmeyen Hipsistariler’in, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde yayılmasına yardımcı oldukları düşünülmektedir.  (Vikipedi)


HİTİTLER’ DE  DİN:  Hattiler’den sonra Hititler, İÖ. 1750- 1200 yılları arasında Anadolu’da hakimiyetlerini sürdürmüşlerdi. Hititler, Hattiler’in  etkisinde kalmışlar, bir çok tanrı, dağ, ırmak ve kent adlarını da Hattiler’den almışlardı.


Çok Tanrılı bir dinleri vardı. En önemli tanrıları Baş Tanrıça Hepat ile Fırtına Tanrısı Teşup’tu..


Hepat, sonraki kültürlerde bereket tanrıçası Kibele ya da geç Hititlerde ana tanrıça Kubaba olarak yeniden ortaya çıktı.


Hitit metinlerinde en çok adı geçen tanrılardan biri de “Güneş” tanrılarıydı. Çünkü Hattiler’in “Arianna Şehrinin Güneş Tanrıçası”ndan başak, adı UTU ideogramı ile gösterilen bir erkek güneş tanrısı daha vardı. Bunlardan başka, metinlerde “Göğün Güneş Tanrısı”, “Yerin Güneş Tanrısı”, “Suyun Güneş Tanrısı” tanımlarıyla da karşılaşılmıştır.


Güneş kursları Hititler’de sembol olark kullanılmıştı. Hitit Kralları, kendilerini “Ben Güneşim” deyimi ile tanımlarlardı. Hitit Kralı Muvattallis’in (İÖ. 1 300) yazdırdığı bir dinsel tören metni şöyledir:


“Göklerin güneş tanrısı, insanlığın çobanı!../ Denizlerden çıkıp yükselirsin göklerin güneş tanrısı!/ Göklerde dolaşıp gidersin./ Göklerin güneş tanrısı, tanrım benim!/ İnsanoğluna, köpeğe, domuza, kırların yaban hayvanına/ Adaleti sen dağıtırsın her gün, ey Güneş Tanrısı!”


Hititler, ele geçirdikleri kentlerin tanrılarını da kendi tanrıları arasına kattılar. Bundan amaç o tanrıların nefretini üstlerine çekmemekti. Bu nedenle 1 000 dolayında tanrıları olduğu tahmin edilmektedir.  Başkent Hattuşa’ya 1000 tanrılı kent denmesinin nedeni de budur..


Hitit dininde, günümüzdeki anlamıyla, “Cennet” ve “Cehennem” kavramı yoktu.


İşlenen günahların cezasının ve yapılan sevapların karşılığının bu dünyada alınacağına inanılıyordu.


HURUFİLİK: İranlı mutasavvıf Fazlullah Hurufi’nin harf ve rakamların çeşitli yorumları üzerine kurduğu inanç sistemidir. Hurufiliği, bir tarikat ya da mezhepten çok, başlı başına bir din sayanlar da vardır.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:27 pm

İNKALAR’DA DİN: İnkalar, 12 ve 16 ncı yüzyıllar arasında, Güney Amerika kıtasının batısında  Ekvator, Peru ve Şili’yi kapsayan And Dağları’nda büyük bir imparatorluk kuran halktır. Günümüzde And Dağları’nda yaşayan ve Keçuva dili konuşan köylüler İnkaların soyundan gelir.


İnka dini animizm, fetişizm ve doğa  tanrılarına tapınmanın bileşimiydi. Tanrıların en büyüğü Güneş Tanrısı İnti’ydi. Onun ardından  Yaratıcı Tanrı Viracocha ile Yağmur  Tanrısı Apu Illapu gelirdi. İnka ayinlerinde insan ve hayvan kurban edilir, kehanet törenleri yapılırdı.


İnkalar’da, her şey bu dünya içindi, öldükten sonra sorgulanacaklarına ve dinin gereğini yerine getirecek olanlara ayrıcalık tanıyan bir inanış  yoktu.


İSLÂM DİNİ:  İS 7. yüzyılda Hz. Muhammed’in kurduğu dindir. Tektanrıcı büyük dinlerin sonuncusudur. Temel inanç ilkeleri, Allah’tan başka tanrı bulunmadığı ve Hz. Muhammed’in onun elçisi olduğudur. İslâm inancının (itikad), bireysel ve toplumsal yaşamı düzenleyen yasalarının (şeriat) temel kaynakları, Hz. Muhammed’e vahyedilmiş Tanrı sözü olduğuna inanılan Kur’an’la Hz. Muhammed’in Tanrı bilgisine dayanan söz ve davranışlarının oluşturduğu sünnettir.  


İslâm adı doğrudan Kur’an ayetlerine (Maide 3;Âl-i İmran 19) dayanır. İslâm sözcüğünün kökü olan “slm” barış ve esenlik, aynı kökten türetilmiş “esleme” eylemi ise boyun eğmek, teslim olmak anlamına gelir. Buna göre İslâm, kendini Tanrı iradesine teslim ederek esenliğe kavuşmaktır. Kur’an bu anlamıyla sözcüğü, evrensel bir kavramı dile getirmek için kullanır. Kur’an’a göre örneğin evren müslimdir, çünkü Tanrı’nın koyduğu yasalara boyun eğmiştir.(Â-i İmrân 83) İlk insandan bu yana vahyedilen bütün dinler İslâm, Hz. Muhammed ve ona uyanlar gibi önceki bütün peygamberler ve ümmetleri de Müslüman’dır. (En’am 163; Bakara 131- 133; Mâide 44)


Hıristiyanlıktaki gibi bir “ilk günâh” kavramına yer vermeyen İslâm inancına göre her insan Müslüman olarak dünyaya gelir, ama yükümlülük çağına erdiğinde özgür iradesiyle de İslâm’ın temel inançlarını onaylaması gerekir.


KADIYANİLİK:  Ahmediye ya da Mirzaiye olarak da bilinir. Mirza Gulam Ahmed’in (1839- 1908) Hindistan’da  18. yüzyılın sonlarında kurduğu dinsel harekettir. Mirza Gulam, Berahin-i Ahmediye adlı yapıtında bir yandan İslâm’ı savunurken, bir yandan da keramet ve kehanetlerinden söz etmişti.


On madde halinde açıklanan biat  koşullarına göre Mirza Gulam’a bağlananlar  şirkten ( Allah’a k koşma)  ve her türlü büyük günahtan sakınacak, namazlarını aksatmadan kılacak, bütün insanlara iyi davranacak, her durumda Tanrı’ya bağlı kalarak kendilerini ona adayacak, Kur’an’ın gösterdiği yolda gidecek, İslâm’a bağlılığa her şeyden çok değer verecek, dinini dünyanın üstünde tutacak ve kendisini her konuda Mirza Gulam’a bağlayarak ölünceye kadar ona itaat edecekti.


Kadıyaniler, 1913’ten başlayarak dünyanın her yerinde misyonlar kurdular. Eylül 1974’te Pakistan’da “İslâm Dışı Azınlık” ilân edildiler. Bugün Avrupa’da İngiltere, Hollanda, Almanya, Danimarka, İspanya ve İsviçre’de, Güney Amerika ve ABD’de, Asya ve Pasifik Adaları’nda, özellikle Afrika’da etkinliğini sürdüren etkili misyonları vardır. Bütün dünyada Kadıyaniler’in toplam sayısı 2- 10 milyon arasında tahmin edilmektedir.


KELT DİNİ:   Keltler, tarih öncesi dönemde (İtalya’nın kuzeyindeki) Alp Dağları’nın  kuzeyinde kalan Avrupa topraklarının ilk halklarıdır. Hiçbir zaman birleşik etnik bir grup oluşturamamış, bunun yanında Avrupa uygarlığının gelişiminde önemli rol oynamışlardır.


Kelt kabileleri İrlanda’ya ilk kez İÖ 3 ncü yy.da gelmişler; daha sonraki yüzyıllarda da İrlanda ve İngiltere’ye göç etmeyi sürdürmüşlerdi..


Keltler, gerek yaşama biçimi, gerek kültür yönünden özgün bir halktı. Ürünlerin koruyucusu sayılan kır tanrılarına taparlar, geleneklerin koruyucusu olan hem kâhin, hem yargıç niteliğindeki din adamları “Druid” lerin yönetiminde yaşarlardı .


Keltler’de tapınma, “öteki dünya” nın ya da tanrısal öğenin toprak ve suyla etkileşimi üzerine kurulmuştu. Kuyularda, pınarlarda, ırmaklarda ve tepelerde çoğu dişi olan koruyucu ruhların yaşadığına inanılırdı.


Güneş Tanrısı Lugus, erkek Kelt tanrılarının en önemlisiydi. Şamanizm’e özgü nitelikler taşıyan geyik boynuzlu Hayvanlar Tanrısı Cernunnos da Keltlerin en önemli tanrılarındandı.


Keltler, ruhun ölümsüzlüğüne, ancak ölümden sonra cezalandırma olmadığına inanırlardı.


Kelt dinine göre öteki dünya, batıdaki okyanusun altında ya da çok uzağında bulunan bir grup adadan oluşuyordu. Burada sonsuza değin kalan insanlar müzik eşliğinde eğleniyor, savaşçılar kendi aralarında karşılaşmalar düzenliyorlardı.


Hıristiyanlığın benimsenmesiyle birlikte rahiplik işlevini gören druid’ler ortadan kalktı, onların yerini “Kâhin” anlamına gelen “fili” sınıfı aldı. Fili’ler de giderek etkilerini artırmaya başlayan Hıristiyan rahiplerin etkisine girdiler. Kelt dini ibadetleri de (günümüzde bazı kalıntılarına rastlansa da) zamanla Hıristiyanlık içinde eridi.


KIZILDERİLİ DİNLERİ: Batı Yarımküre’de, Eskimolar ve Aleutlar dışındaki yerli halka Amerika Yerlileri denir. Asya kökenli olan Amerika Yerlileri, fiziksel bakımdan Moğol özellikleri taşır. Asya ile Kuzey Amerika’yı biribirinden ayıran Bering Boğazı’ndan 20- 30 bin yıl önce, kıtaya geçtikleri var sayılır.


Amerika Yerlileri, üç ana  kültür bölgesinde incelenebilir: Kuzey Amerika’nın Meksika kuzeyinde kalan geniş kesiminde yaşamış halklar; Meksika ve Orta Amerika Yerlileri, Güney Amerika’nın yerli halkları…


Kimi Amerika Yerlileri/ Kızılderili’lerde “Manitu”, tabiatı yaratan ruhtur; hem iyiliği, hem de kötülüğü idare eder. İnsan kendisine sağladığı bireysel enerjiyi Manitu’dan edinir. İnanışa göre kabile Şamanları bu güçle irtibat kurabilir. Kitchi- Manitou (Yüce Manitu), tüm yaratılışı canlandıran, ahengi sağlayan “Yüce Ruh” anlamına gelir.


Apaçiler’e göre evren, bitki ve hayvanlardan, büyücülerden, insan ve insanüstü varlıklar ile kaya ve dağların simgelediği değişik güçlerden oluşurdu. Her güç, evrenin iyilik ve kötülük dengesini etkileyebilirdi.


Navaholar’ın dinsel törenleri ruhlar dünyasının denetimine yönelikti. Onlara göre doğadaki güçler, tehlikeli sayılan ama ne yapacağı pek bilinmeyen çok sayıda bağımsız varlığa dağılmıştı. Bunlar Yeryüzü Varlıkları ve Kutsal Varlıklar olarak iki ana sınıfta toplanırdı. Navaholar’da Osonutlu Dünya ve Ölümden Sonraki Hayatın Yaratıcısı ve Tanrılar Tanrısı’ydı.


Şayenler’e göre, “Yukarıdaki Bilge”, herkesten daha çok ve daha doğru bilirdi.


Atsinalar’ın ve Pavniler’in de buna benzer “Yüce Tanrı” inançları vardı.


Çerokiler’e göre, dünyanın yazgısı, tanrılarla kötü ruhların savaşına bağlıydı. Doğadaki ruhların, devlerin ve cücelerin de bu savaşta işlevi vardı.


Algonkenler’de , Manabuş veya Manabozho yeri ve hayatı yaratmış, gıda vermişti.


İroklar’da Ata Tarho Sihir, Keramet ve Savaş Tanrısı idi.


Huronlar’da Boynuzlu Onnion, Ejder Tanrı idi.


Hohokamlar, kendilerini Tanrı bilen beyz rüzgâr ve bulutlar arasındaki mütevazı evlerinde yaşayan Tanrılar tarafından idare edildiklerine inanırlardı.


Esogeti Emisi, Krikler’de Hayat ve Nefes Tanrısı’ydı.


Çeşitli Kızılderili kabilelerde çeşitli dinsel inanışlar olmakla birlikte, (günümüzde Cennet olarak algılanan) ortak bir “Vakui” kavramı vardır. Günümüzde “Cehennem” olarak algılanan kavramı ise yoktur. Ortak Kızılderili inancına göre, ölümden sonra da hayat vardır.


KONFÜÇYANİZM: Konfüçyüs, (Çince Kongfuzı ya da Kongzı) İÖ 551- İÖ 479 yılları arasında yaşamış, Çin tarihinin en büyük düşünürü ve siyaset kuramcısıdır. Düşünceleriyle, Asya’nın doğusundaki bütün uygarlıkları derinden etkilemiştir. Çinliler, Konfiçyüsü takip edenlere “Ju-çiya” (edipler) derler.


Çin halkının 2 500 yıl boyunca bağlandığı yaşam biçimi, değerler bütünü ve dinsel inançlar Konfüçyüsçülük adıyla anılır.


Bazen bir felsefe, bazen de bir din olarak görülen Konfüçyüsçülük, tanrısal varlığı yadsımayan bütünsel bir insancılık biçiminde tanımlanabilir. Bütün tarihsel dinlerden en önemli farklarından biri kurumlaşmamış olmasıdır.


Konfüçyüsçülük’te anahtar kavram erdem, sevgi, yüce gönüllülük ya da insancıllık gibi anlamlar taşıyan “Ren” dir.


“Ren”, bütün insanlarda doğuştan vardır; insanlığın özündeki bu tohumu besleyip büyüterek eksiksiz erdem boyutuna  ulaştırmak bütün insanların yaşamındaki ortak öz görevidir.


Çin’deki dinsel inanışlara göre  Tian (Tanrı) doğadaki fiziksel yasalar ile insanın ahlâk yasalarının koruyucudur.


İslâm dinindeki “Cennet” kavramı, Könfüçyüsçülük’te yoktur.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:32 pm

LİNGAYATLAR:  Viraşaivalar olarak da bilinir. Şiva’ya tek tanrı olarak tapınan, Güney Hindistan’da yaygın olan Hindu inanç sistemidir. Lingayat (Sanskrit dilinde “linga takan”) Şiva’yı simgeleyen erkeklik organı simgesi linga’dan gelir. Kadın ve erkek mezhep üyeleri boyunlarındaki bir ipe linga figürü takarlar. Lingayatlar Vedaların bağlayıcılığına, ruhgöçümü öğretisine, çocuk evliliğine ve dullara kötü muameleye karşı çıkmaları bakımından 19. yüzyılda ortaya çıkan toplumsal reform hareketlerine öncülük etmiş sayılırlar. Araştırmacılar linga kültünün Hindistan’da Âriler dışındaki bazı halklarca ilkçağdan bu yana sürdürüldüğü görüşündedir.  


MANDAYYA DİNİ: (Mandayya: “bilgili olmak”), Irak ve İran’ın güneybatısındaki Huzistan’da bugün de varlığını sürdüren eski Ortadoğu dinidir. Araştırmacıların çoğu  Mandayya dininin Hz. İsa’dan sonraki ilk üç yüz yıl içinde doğduğunu öne sürmekle birlikte dinin kökeni oldukça belirsizdir.  Bazı araştırmacılar bu dinin Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde ya da daha önce Mezopotamya’nın güneybatısında ortaya çıktığını öne sürerler.Öteki dualist sistemler gibi Mandayya dini de ruhun, tanrısal kökeninin Batınî bilgisi aracılığıyla kurtuluşa kavuşacağını vurgular.


Mandayya inananları, Hz. İsa’yı yalancı Mesih olarak reddederler; buna karşılık ölümsüzlük, arınma ve beden sağlığı veren büyülü bir süreç olarak gördükleri vaftiz yoluyla mucizevi biçimde şifa dağıtan, Vaftizci olarak bilinen Yahya Peygamberi yüceltirler. Hıristiyan keşişlerin bekârlık yemini etmelerini kınarlar.  


MANİCİLİK:  İS 3. yüzyılda İran’da  Mani ( Manes ya da Manikhaios olarak da tanınır) ‘nin kurduğu dualist dinsel akımdır. Uzun süre heretik bir Hıristiyan  akımı sayılan Manicilik gerçekte öğretilerinin bütünselliği, katı kurallara dayanan yapısı ve kurumlarıyla tarih boyunca birliğini ve benzersizliğini koruyabilmiş özgün bir dindir. İnanışa göre Mani’ye biri çocukluğunda diğeri gençliğinde olmak üzere iki kez “İkiz” adlı bir melek görünmüş ve ikinci görünüşünde de onu yeni bir dini yaymaya çağırmıştı.


Mani kendisini Adem’den Buda, Zerdüşt ve İsa’ya kadar uzanan bir peygamberler zincirinin son halkası olarak görüyordu. Ona göre doğru dinin geçmişteki vahiyleri, tek bir dilde tek bir halka seslendiği için etkili olamamıştı.Oysa kendisi, bütün öteki dinlerin yerini alacak evrensel bir dini yaymakla görevlendirilmişti. Sonradan yozlaşmasını önlemek ve inanç birliğini sağlamak amacıyla öğretilerini yazıya geçirdi. Manicilik, dünyanın, sırasıyla iyi ve kötünün kaynağı olan ruh ve maddenin kaynaşmasıyla oluştuğu yolundaki dualist öğretiye dayanıyordu.


Mani vahiyle gelen önceki bütün dinlerin, özellikle de Zerdüşt dininin, Budacılığın ve Hıristiyanlığın içerdiği kısmî doğruları bütünlüğe kavuşturarak gerçek bir evrensel din kurmayı amaçlıyordu.


Manicilik büyük bir hızla yayıldı. Mısır’dan yola çıkarak Kuzey Afrika üzerinden 4ç yüzyılın başlarında Roma’ya ulaştı, Galya’nın güneyinde ve İspanya’da Batı’da yaygınlığının doruk noktasına ulaştı.Doğu’da Çin’e yayıldı, Doğu Türkistan’da Uygurlar tarafından benimsendi. 14. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.


MAORİ DİNİ:  Yeni Zelanda’nın Polinezya kökenli yerli halkı Maoriler’in  kabile dinidir. Maoriler, kendi sözlü geleneklerine göre, İS y. 1150’de başlayan göçlerle Yeni Zelanda’ya gelmişlerdir. Maori gelenek ve görenekleriyle dini inançları günümüzde de canlığını korumaktadır.  


Mahalli bir özelliğe sahip olan Maori Dini’nin kutsal bir kitabı ve din kurucusu yoktur.


Maoriler yüce tanrılarına “Lo” derler. Lo’nun, her şeyden önce var ve her şeyin kaynağı olduğuna inanırlar. Lo, bütün tanrıların en büyüğüdür. Maoriler’de ibadet, rahiplerin onlara öğrettiği ilâhi tarzındaki özel dualardan ibarettir.


MAYALAR’IN DİNİ:  Mayalar, günümüzde Meksika’nın güneyi, Guetamala ve Belize’nin kuzeyini oluşturan alana yayılmış Mezo- Amerika ( Meksika, Orta Amerika ve Batı Hint Adaları) yerlileridir.


İÖ 1500’lerde tarih sahnesinde oldukları anlaşılan Maya uygarlığı (Mayalara göre kendi tarihlerinin başlangıç noktası 4 Ahau 8 Cumku’dur / İÖ 3113), en parlak dönemi İS 250 yıllarında yaşamıştı. Günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler.


Hıristiyanlık öncesi Maya dininde Güneş, Ay, Yağmur ve Mısır Tanrıları gibi doğa tanrıları bulunuyordu. Ayrıca son derece ayrıntılı törensel uygulamalardan sorumlu bir ruhban sınıfı vardı.


İşkence ve insan kurban etme ayinlerde önemli bir yer işgal ediyordu. Maya inanışına göre dindarlığın ifadesi olan bu uygulamalar bereketi güvence altına  alıyor ve tanrıların gazabını yatıştırıyordu.


Mayalarda, öldükten sonra öbür dünyada sorgulanacaklarına dair bir inanış, dolayısıyla Cennet kavramı yoktu.


Günümüzde Mayaların hemen hemen tümü Katolikliği benimsemiştir, ama bu inancın temelini kendi pagan dinleri oluşturur. Hıristiyanlıktaki azizler genellikle Maya tanrılarıyla özdeşleştirilmiştir.


MAZDEKÇİLİK: 5 nci yüzyıl sonlarında İran’da ortaya çıkan dualist dindir. Adını, yayılmasında önemli rol oynayan Mazdek’ten (ö. 528/529) alır. Kurucusunun Zerdüşt-i Huragan olduğu sanılmaktadır. Günümüze hiçbir kitabı ulaşmayan Mazdekçilikle ilgili bilgiler Süryani, İran, Arap ve Yunan kaynaklarındaki kısa değinmelere dayanır. Mazdekçiliğe göre iki temel ilke vardır: İyi (ışık) ve Kötü (Karanlık). İkisi kazayla bir araya gelerek dünyayı oluşturmuştur.Tapınılması gereken Işık Tanrısı, huzurundaki algı, anlak, bellek ve sevinç güçleriyle birlikte cennetteki tahtında oturur. Bir Zerdüşt rahibi olmasına karşın yeni dini benimseyen Mazdek, kardeşçe yardımlaşmayı özendirmek, açgözlülük ve çekişme nedenlerini azaltmak için malların ve kadınların ortaklaşa kullanılması öğretisini ortaya atmıştı. Daha sonraları sert önlemlerle bastırılan Mazdekçilik gene de varlığını 8. yüzyıla değin gizlice sürdürdü.


MISIR DİNİ: İslâm dini öncesi Eski Mısır’da Geç Neolitik Çağ ile İS ilk yüzyıl arasında görülen dinsel inanç ve uygulamalar, hem halk geleneklerini, hem de saray dinini içine alır.


Eski Mısır dininde hem hayvan, hem insan biçimini alabilen çok sayıda tanrı vardı. Bu çeşitliliğin bir nedeni, siyasal birliğin sağlanmasından (İÖ y.3000) önce Nil Vadisi boyunca sayısız yerel kült merkezinin bulunmasıydı.


Mısırlıların inançlarından biri de yaşamın sürekliliğiydi. Yeryüzündeki yaşam, insanın varoluşunun yalnızca bir yönüydü. Ölüm insanı yok etmiyor, yalnızca evrenin bir başka görünüşü haline getiriyordu. Ölüler, yaşayanların dünyasında da etkindi; ölüm hazırlıkları da, tanrılarla birlikte geçirilecek yeni bir yaşama yönelikti.


Her vesileyle bulunan mumyalar, lahitlerdeki yazı ve resimlerdeki bilgiler, İslâm öncesi Eski Mısır’da ölümden sonra bir hayat olduğu inancının varlığını göstermektedir.


Ölüm, anlamsızlık dünyasından anlam dünyasına geçişi tamamlardı. Mezar insanın görünüm değişiminin, aşkın bir görünüme ulaşmasının (sakh) tamamlandığı yerdi; çünkü ölü bir Akh, “aşkın görünümlü ruh” haline gelirdi.


İnanışa göre, ölen kişinin ruhu, “Öteki Dünya” da, sorguya çekilirdi. Tanrı Osiris’in başkanlığında toplanan bir mahkeme ölüyü dünyada yaptığı işlerden dolayı yargılardı. Ölen kişinin yaptığı iyilikler kötülüklerden fazlaysa, o kişinin ruhu “Aru” ya geçirilirdi.


“Aru” da ebedi mutluluğa erişen insanlar, Tanrı Ra  ve Tanrı Osiris’e kavuşmuş ya da yıldız olmuş olurlardı.


Aru’da insanlar istedikleri yemekleri ve meyveleri yer, tanrılarla birlikte şarap içebilirlerdi.


Dünyada yaşarken her şey firavunlarındı, Aru’da isteyen özel mülk edinebilir, isteyen ziraat yapabilirdi. Erkeklerin kadınları, kadınların da erkekleri olabilirdi.


Tanrı Osiris’in sorgusunda günahları çok olanlar ise ”Amenti” denen  yer altı dünyasına gönderilir, burada türlü cezalara çarptırılırdı.


Firavunların gökteki yerine ulaşması ise farklıydı. Firavunların gökteki yerine ulaşmadan önce “Kurbanlat Tarlası” adı verilen bazı sınavlardan geçmesi gerekiyordu. Giriş yolunu “Dolambaçlı kıyıları” olan bir göl kesiyordu ve gölden geçişi sağlayan kayıkçı bir yargıç yetkisine sahipti. Kayığa kabul edilmek için bütün arınma ritüellerini tamamlanmış olmalıydı. Firavun gökyüzüne vardığında Güneş- Tanrı tarafından zafer alaylarıyla karşılanır ve onun ölüme karşı kazandığı zaferi  duyurmak için  dünyanın dört bir yanına haberciler gönderilirdi. Firavun yeryüzündeki varoluşunu gökte de sürdürürdü. Tahta oturur, kendisine saygılarını sunan uyruklarını kabul ederdi.


MİTRA DİNİ/ KÜLTÜ: Zerdüşt  dini öncesi İran’ın güneş, adalet ve savaş tanrısı MİTRA (Mithra, Mithras) idi. MİTRA Kültü, İÖ. 1 400 yıllarına dayanır. Mitra tapınakları ‘mithraeum’, Mitra mağarada doğduğu için, yeraltındaki kayalıklarda bulunan mağaralarda olurdu. Mağaralarda mutlaka kuyu bulunurdu. MİTRA Kültü (Güneş Tanrısı) Hindistan’dan İran’a, oradan da batıya doğru yayıldı.


Örneğin Anadolu’da Gaziantep’in Doliche antik kentinin yer aldığı Keber Tepe’nin yamacında iki Mithraeum (Mitra kültünde mağara içindeki kutsal alan) ve burada “Güneş Tanrısı Sol” kabartması bulundu.


MİTRA Kültü, İÖ. 330’larda Perslerin Makedonların Kralı Büyük İskender’e yenilmesiyle Yunanistan, Makedonya ve Roma’ya geçti. Çok tanrılı bir din anlayışından gelen Romalılar, tabiat kuvvetlerinin birer tanrı olduğuna, tabiatta ve hayatta olan her şeyin tanrısal iradeye bağlı olduğuna inanıyorlardı. Roma İmparatorluğu’nda puta tapıcılık (paganizm) resmî dindi. Tanrılar adına yapılmış özel tapınaklar vardı.


MİTRA Kültü’nün Yunanistan ve Makedonya üzerinden Batı’ya yayılmasıyla MİTRA, Roma’da Işık Tanrısı Helios ile ilişkilendirildi. İS. 136’dan sonra, MİTRA Kültü’ne, Roma dünyasının kabul edebileceği bir biçim kazandırıldı. 2 nci yüzyıldan sonra Roma askerleri giderek daha fazla Mitra kültünü benimsediler. Bu inanç o kadar popüler oldu ki, Romalılar haftanın bir gününü Mitra onuruna “SUNDAY” (Sun=güneş, day=gün)  olarak adlandırdılar.


Mitra ayinleri zamanla Dionysos- Sabazius gizemlerinin yerini alırken, Mitra mağaraları eski tanrıların  yer altı tapınaklarının yerine geçti.


Mitracılar, kurtarıcılarının göklerden yere indiğine, 12 yandaşı ile son yemeği paylaştığına, öldükten sonra yeniden canlandığına inanırlardı. Mitra rahipleri uzun giysi giyerler, çoban değneği taşırlardı. (Hıristiyan din adamları daha sonraları bunu benimsediler.)


Mitracılar, güneş tanrısının yükselişini anmak için, “Mizd” adı verilen üzeri “Mithra Haçı” kabartmalı, güneş biçiminde çörek yerlerdi. (Hıristiyanlar bu adeti benimsediler.) İmparatorluk döneminin sonlarına doğru “GÜNEŞ Kültü” gelişti, Sol Invictus (Fethedilememiş/ Mağlup edilemeyen Güneş ) öne çıkmaya başladı.


Roma İmparatoru Aurelianus (270- 275), Sol Invictus ( Fethedilmemiş/ Mağlup Edilemeyen  Güneş ) Kültü’ nü Roma İmparatorluğu’ nun resmî dini olarak kabul etti; Roma’da, Champ de Mars’ da, güneşi sembolize etmek üzere büyük bir anıt yaptırdı.


Başlarına güneşi simgeleyen taç takan Roma İmparatorları, güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi ve bedenleşmiş hali olarak kabul ediliyorlardı.


Mitraizm ve Sol Invictus (Güneş Kültü) inancı hızla gerilerken, Hıristiyanlık/ Yeni Din, Roma İmparatorluğu’nun kurumsal çerçevesi içinde gelişecek yeni bir uygarlığın ideolojik ve kültürel temeline dönüştü. İmparator Teodosius I (379- 395), Hıristiyanlığı imparatorluğun resmî dini olarak kabul ettirdi.


Teodosius, ayrıca, Roma’daki Vesta Tapınağı’nda Roma’nın kuruluşundan beri rahibelerce yakılan kutsal ateşi söndürttü. Böylece, GÜNEŞ Kültü sona erdi. Ancak, bu kült, Hıristiyanlık içinde varlığını sürdürmeye devam etti.


MONTANUSÇULUK:  2 nci yüzyılda, Hıristiyanlığın başında ve Roma İmparatorluğu’nun henüz resmen Hıristiyanlığı kabul etmediği dönemde, Montanus’ un önderliğinde, Frigya’ da (günümüzde Ankara, Afyonkarahisar, Uşak ve Eskişehir illerinin yaklaşık tümünü, Konya, Isparta, Denizli ve Burdur illerinin kuzey, Kütahya ilinin de batısını kapsayan bölge) Heretik bir Hıristiyan akımı doğdu. ( Heretik: Hıristiyanlıkta, dinden saptığı gerekçesiyle kilise otoritelerince reddedilmiş dinsel öğretilere verilen addır.)


Günümüzdeki Uşak ilinin hemen güneyindeki (Pepouza/ Pepuza ve  Tymion gibi) antik yerleşimler, 400 yıldan uzun bir süre, Montanistler için kutsal şehir Kudüs kadar tanınır oldu. İlk kehanetlerini 165’te dile getirmeye başlayan ve kıyamet gününün çok yakın olduğuna inanan Montanus, Hıristiyanları arındırarak maddi isteklerden uzaklaştıracak katı bir ahlâk anlayışı geliştirmişti. Akım kısa sürede Anadolu’da yayıldı; Frigya’da bir çok kent neredeyse bütünüyle Montanusçuluğu benimsedi..


Montanusçular kuralcı ve katı bir ahlâk sistemi geliştirmişlerdi. Perhiz süresini uzatmışlar, müritlerinin şehitlikten kaçınmasını önlemişler, evlenmek isteyenleri caydırmaya çalışmışlar ve ikinci kez evlenmeyi yasaklamışlardı. Montanizm, geleneksel cinsiyet ayrımını reddetmişti ve kadınların hareketin bütün aşamalarına tümüyle katılmasına izin vermişti. Montanusçuların kiliselerinde kadınlar da Rahibe olabiliyordu. Onlara göre Havva, bilgi ağacının tadına bakan ilk insandı; yani Montanusçuluk’ta kadınlara da bilgelik bahşedilmişti.


Montanusçuluğun geleneksel kilise öğretisine yönelik bir saldırı olduğu kesinleşince, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinin piskoposları kilise meclislerinde bir araya gelerek, yaklaşık 177’de, Montanusçuları aforoz ettiler. Bu tarihlerde Montanus ve yanındaki iki Rahibe Prisca ( ya da Priscilla) ve Maximilla’nın öldüğü kabul edilmektedir.


Üzerlerindeki ağır baskıya rağmen Montanusçular, varlıklarını sürdürdüler. 380’lerde, Anadolu’nun değişik yerlerinden çok sayıda Montanist hacının Pepouza’ya ziyarete geldiği kaynaklarda yazılıdır. Montanusçuluk, Tertullianus’un önderliğinde, 3 ncü yüzyılda Kartaca’da gelişerek Batı’da da yayıldı.Roma’da İmparator Honorius (hd. 395- 423), Montanizm’e karşı yasalar çıkartarak yasakladı, ibadethanelerini yıktırdı, kitaplarını da yaktırdı. Doğu’da  İmparator I. Iustinianos (hd. 527- 565) döneminde, Roma orduları Montanusçular üzerinde ağır baskı kurdu; 550’de Roma orduları Pepouza’ya girerek kiliselerini yıktılar ve yakaladıkları Montanusçuları katlettiler. Montanus’un kalıntıları çıkarılıp yakıldı.Montanusçuluk, 5 ve 6 ncı yüzyıllarda etkisini giderek yitirmekle birlikte, varlığını 9 ncu yüzyıla kadar sürdürdü.


MORMONLUK:  ABD’de Joseph Smith Jr’un “Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi” adıyla kurduğu yeni dine verilen addır.


New Englandlı yoksul bir çiftçi ailesinin oğlu olan Joseph Smith Jr, 1827’de Moroni adlı bir meleğin kendisine Mormon Kitabı’nın yazılı olduğu altın levhalar verdiği iddiasıyla ortaya çıktı. Smith’in üç arkadaşı da levhaları ve Moroni’yi gördüklerine tanıklık ettiler.


İnanışa göre Mormon Kitabı, Peygamber Mormon tarafından altın levhalara yazılmış, Mormon’un oğlu Moroni tarafından toprağa gömülmüş, yaklaşık 1 400 yıl sonra dirilen ya da melek olan Moroni tarafından Smith’e teslim edilmiştir.


Mormonlar, Mormon Kitabı’nın yanı sıra Kitabı Mukaddes’i de “doğru çevrildiği ölçüde” kutsal sayarlar. Mormon öğretisi, özellikle çoktanrıcılığı, Tanrı’nın insandan türediğini ve insanların tanrısallaşabileceğini öne sürmesi, Üçleme’yi oluşturan kişilerin ayrı varlıklar oldukları ve insanların ruhlarının ezelden beri var olduğu inançlarıyla yerleşik Hıristiyan inancından ayrılır. Mormonlar kişinin geleceğini kendi davranışlarıyla belirlediğini kabul ederler.


Mormonluğun merkezi Utah Eyalet merkezi Salt Lake kentindedir. Günümüzde kilisenin 5 milyıonu aşkın üyesinin yaklaşık yüzde sekseni ABD’de yaşamakla birlikte, Mormonlar Lâtin Amerika, Kanada, Avrupa ve Okyanusya’nın bazı kesimlerine yayılmış durumdadır.


MUSEVİLİK :  Yahudilik olarak da bilinir. Tanrı’nın varlığının insan eylemlerinde ve tarih içinde yaşandığı temel inancına dayanan, ilk büyük tektanrıcı din, Kuzey Sami kavimlerinin atası sayılan Hz. İbrahim’in soyundan geldiği kabul edilen İbranileri ve İsrailoğulları’nı Tanrı’nın “seçilmiş kavmi” saydığı için, bu halkın ulusal dini olarak gelişmiştir.


Bu inanca göre Tanrı Hz. İbrahim’in kişiliğinde İsrailoğulları’yla gerçekleştirdiği  antlaşmayla (berit) onları yalnızca kendisine tapınmakla ve tanrısal hakikati dünyanın bütün kavimleri arasında yaymakla görevlendirilmiştir.


Yahudiliğin kutsal metinlerini içeren  Tevrat’ın yanı sıra sözlü gelenekler Mişna ve Talmud, tarihsel miras, ahlâkî yükümlülükler, ayin kuralları ve bağlayıcı metinlerin yorumları da ( Midraş) bu antlaşmanın hükümleri arasında sayılır.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:35 pm

NASTURİLİK: Konstantinopolis (İstanbul) Patriği Nestorios’un ve öğretilerinin Ephesos (Efes)(İS 431) ve Khalkedon (Kadıköy) (İS 451) konsillerince mahkûm edilmesi üzerine Anadolu ve Suriye’de gelişen Hıristiyan mezhebidir. Hz. İsa’nın tanrısal ve insanî doğalarının birbirinden bağımsızlığını vurgulayan Nasturilik, bunların gerçekte ahlâkî bir birlikle eklenmiş iki ayrı kişilik olduğunu savunur. 1551’de Katolik Kilisesi’yle birleşen bir grup Nasturi Keldani adını almıştır. Asuri adıyla da bilinen Nasturi Kilisesi’nin günümüzde yaklaşık 170 bin üyesinin çoğu Irak, Suriye ve İran’da yaşamaktadır. Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Nasturiler’in çoğu Türkiye’yi terk etmiştir.


PAGANİZM: Afrika’da, Polinezya’da, Melanezya’da, Kuzey ve Güney Amerika’daki Kıızlderililer arasında uygulanmakta olan çeşitli dinlerin tümüne Paganizm adı verilir.Bütün bu dinlerin ortak yönleri şunlardır. Eskilerin “ Nas” dedikleri yazılı bir doğma yoktur, putlara taparlar, bu dinlere totemizm hakimdir, kutsal şeylerle ilişki kurma yasağı olan tabulara inanırlar, sihir ve kutsal törenler  son derece önemlidir.


RASTAFARYANİZM: Jamaika’da, (eski adı Habeşistan) Etiyopya’nın eski imparatoru I. Haile Selasiye’ye, tahta çıkmasından önceki adıyla (Ras ‘Prens’ Tafari, Makannen) tapınan siyahların oluşturduğu  inanış ve düşünce biçiminin adıdır.


Bu inançta olanlar, Etiyopya İmparatoru Haile Selasiye’yi siyahların koruyucusu olarak görürler. Onlara göre siyahlar, günahları nedeniyle beyazlara boyun eğmek zorunda bırakılarak cezalandırılmışlardır. Sonunda gerçek yurtlarına ve yeryüzündeki cennetleri olan Afrika’ya geri dönerek kurtuluşa ereceklerdir. Buna karşın, İmparator  Selasiye, kendini bu dinle ilişkilendirmemiştir.


Ancak Rastafaryanistler, bekledikleri kurtuluş gerçekleşmeyince, 1960’larda, Eski Ahit’e dayalı bir mistisizme yöneldiler. Bu inanç ve düşünce biçimine inananlar Batı’nın tedavi yöntemlerini, doğum kontrolünü ve resmi nikâh; cenaze törenlerini, beyazlarla fiziksel teması, domuz eti yemeyi ve her türlü büyücülüğü reddederler.


ROMA  DİNİ:   İÖ 8 nci yy.dan Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olduğu İS 4 ncü yy. başlarına kadar Romalıların kendilerine özgü bir din ve mitolojileri vardı.


Çok tanrılı bir din anlayışından gelen Romalılar, tabiat kuvvetlerinin birer tanrı olduğuna, tabiatta ve hayatta olan her şeyin tanrısal idareye bağlı olduğuna inanıyorlardı.


Romalılar için din, kurumlaşmış ayinlerin bütün toplum adına eksiksiz uygulanmasıydı. Dindarlık, bireysel inançtan çok, toplulukla yapılan ayin gereklerinin yerine getirilmesi anlamı taşıyordu.


Roma tarihinin bilinen en eski döneminde (İÖ 7 nci yy), Romalıların birkaç yüce tanrısı vardı. Baş Tanrı Gök ve Hava Tanrısı olan Jüpiter’di.


Romalıların inanışına göre, ölümden sonra yeraltına gidiliyordu. Yeraltına “Orcus” denilmekteydi. “Orcus”, aynı zamanda yer altı tanrısıydı.


Orcus, ölüleri  yer altı dünyasına götürürdü. Burada dinin gereklerini yerine getirenler huzur ve neşe içinde yaşayacakları bir bahçeye, dinin gereklerini yerine getirmeyenler de yer altı dünyasına gönderilirdi.


Suçlu ve günahkâr ruhlar, yeraltı dünyasında iskelet ve hayalet şeklinde sürekli dolaşarak, hiçbir surette rahatlığa kavuşamazlardı.


Roma İmparatorluğu genişledikçe, Capitolium kültü, Anadolu Kibele kültü, Yunan kültü, Mısır İsis kültü, İran kökenli Mitra kültü, Güneş kültü gibi  çeşitli kültler imparatorluğunun dinini etkilemeye başladılar.


Bu nedenle Roma dininin tarihini ve gelişme aşamalarını belirlemek oldukça zordur ve özel bir araştırma gerektirir.


SABİLİK: Sabilik: İslâm’ın doğduğu dönemde ( 7.yy) Ortadoğu’da yıldıza tapınanların dinidir. Tek Tanrıcı bir dindir.


Araplar tarafından “Sâbiî” biçiminde adlandırılan bu topluluk, kendilerine (bilgili olanlar, arifler anlamında) “Mandenler” derler. Mandenler’in din adamlarına (kutsal öğretileri koruyanlar anlamında) “Nasuralar” denir. Bir görüşe göre Sâbiî sözcüğü, Mandence’de “vaftiz olmak” ya da “suya daldırmak” anlamına gelen “Sab” fiilinden ; Bir başka görüşe göre ise Sâbii  adı, Tevrat’taki “göklerin ordusu” olarak anılan ve yıldızlarla eşleştirilen melekleri belirtmek üzere İbranice “Isabba” (ordu) sözcüğünden türemiştir..


Sâbiiler, Tanrı’ya  gösterdikleri saygı nedeniyle adını açıkça söylemezler, ona yaklaşmak için meleklerin aracılığına başvururlardı. Meleklerin yıldızları  yurt edindiklerine ve evreni oradan yönettiklerine inandıkları için yıldızlara büyük saygı gösterir, onların hoşnutluğunu kazanmaya çalışırlardı.


Günümüzde Kerbelâ ve Hille yörelerinde Sâbii olduğunu söyleyenler vardır. İslamiyet’in birçok söylemi ve ibadet şekli Sâbiiler’in ibadet şekline benzer.


Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanı sıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler, Sâbiilik’te vardır.


Sâbiilik’te yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyet’te beşe indirilmiştir. Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, İslamiyet’ten önce Sâbiiler  arasında görülmektedir. Sâbiîler, dünya üzerinde günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş en son gnostik din olarak dikkat çekmektedir. Vaftizci Yahya’yı teolojilerinin en kutsal kişisi olarak kabul ederler. Hz. İsa’yı ise sapkın, gizli öğretileri herkese açıklayan bir isyankâr olarak görürler. Pek zengin bir dinsel literatüre sahip olan  Sâbiîler’in kutsal kitapları arasında “Ginza” (Hazine anlamına gelir) en önemli yeri işgal eder.


Günümüzde Sâbiîler’in dünyada 70- 80 000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Avrupa’da da İsviçre’de, Amerika’da, Kanada’da yaşayan Sâbiîler olmasına rağmen daha çok Irak’ta Şattülarap dediğimiz Basra ile Bağdat arasındaki bölgede yaşarlar.


SAMİRİLİK/ SAMARİTANLAR:  İbranice Şomronim. İÖ 722’de İsrail Krallığı’nı fetheden Asurlarca yurtlarından çıkarılmayan eski Samiriye Yahudileri’nin soyundan gelenlerin  dinidir. Yalnızca Tora’ya ( Tevrat’ın ilk beş kitabı) bağlı oldukları için Beni- İsrail ya da Şamerim (İtaatkârlar) adını benimserler. Samiriyeliler için Talmud’da  kullanılan “Kutim” adı, Asur istilâsından sonra Samiriye’ye yerleşen Mezopotamyalı Kutalılar’ın soyundan geldikleri inancını yansıtır.


Samiriyeliler, günümüzde Kudüs’ün 40 km. kuzeyinde Nablus  ve Telaviv yakınındaki Holon’da yaşamaktadırlar. İbranice ibadet etmekle birlikte 636’daki Müslüman istilâsından sonra Arapça’yı benimsemişlerdir.  


Müslümanlar’ın abdestine benzer bir abdest alma biçimi ve rüku, secde gibi hareketlerin bulunduğu namaza benzer bir ibadet biçimleri mevcut olan Samiriler, yılın belli zamanında tamamen farklı bir kurban bayramı kutlar ve tören gerçekleştirirler. İbadet yerlerinde sinagogdan farklı olarak masa ve oturacak sıra vs. bulunmaz. İbadetlerini kırmızı fes ve Arap giysilerini andıran entari tarzı giysilerle yaparlar.


SİHİZM: Hindu ve İslâm öğelerini bir araya getiren Hint dinidir. İlk gurusu 15 nci yüzyıl sonlarında Pencap’ta bu dinin temellerini atan Nanak(1469- 1539)’tır. Sihizm kelimesi Sih kelimesinden türemiştir. Sih ise öğrenci anlamına gelen Sanskrit’çe kökten  türemiştir. Sihizm Sih Dini olarak da anılır. Bu dine inananlara Sih denir.


Sihler, kendilerini Nanak’ın ve onun dokuz ardılının (On Guru) müritleri olarak görürler. Kutsal kitapları “Adi Granth “, Beşinci Guru Arcun’un ( 1563- 1606) derlediği ilk gurulardan kalma metinleri içerir. Kitap, Tanrı’nın özünün “Gerçek” olduğunu açıklayan “Mul Mantra” (Ana Dua) ile açılır.


Sih Dini, Pençap dilinde ifadesini bulan yalın ve açık biçimiyle, Müslümanlık ile Hinduizm’in bir bileşimidir. Putlar ya da tasvirlerle temsil edilmeyen tek bir Tanrıya inanılır. İnsanlar onun buyrukları doğrultusunda iyi bir yaşam sürerek Tanrı’ya hizmet etmeli, ayrıca çeşitli ruh göçü evrelerinden geçerek onunla bir oluncaya değin Tanrı’nın adını tekrar etmelidir.


Sihlerde ruhban sınıfı yoktur. Nanak öğretisinde kutsal ad üzerine meditasyonla yeniden doğuş çevriminden kurtuluş vurgulanır. Kurtuluş, Tanrı’yla mistik bir birliğe ulaşma anlamına gelir.Kutsal ad hem yaratılmış  dünyada, hem de insan ruhunda var olan Tanrı’nın kendini bütünüyle ortaya koymasını simgeler. Meditasyon kesinlikle içsel olmalı, putlar, tapınaklar, camiler, kutsal yazılar ve hazır dualar gibi dış yardımlardan kaçınılmalıdır.


SİNKRETİZM: Dinde, farklı dinsel  inanç ve uygulamaların kaynaştırılmasıdır. Özellikle Helenistik dönemde  (İÖ y. 300- İS y. 300) görülmüştür. Doğu’nun gizem dinlerine, Yahudiliğe  ve Hıristiyanlığa ait öğelerle Eski Yunan din felsefesinin kavramlarını birleştiren dualist din sistemi gnostisizm, bunun en bilinen örneğidir. Büyük İskender’in (İÖ 4 yy) fetihleri, onun ardılları ve Roma İmparatorluğu çeşitli kültürlerin kaynaşmasına yol açarak farklı dinsel ve felsefi görüşlerin de bir araya gelmesini sağlamış, böylece dinsel alanda güçlü bir sinkretizm eğilimi doğmuştu. Hıristiyanlık, başka dinlerden izler taşımakla birlikte genellikle bu tür hareketlere karşı olumsuz bir tutum takınmıştır.


SİNİZM:  Çok eski çağlardaki Çin’in ulusal dinine Sinizm adı verilir. Bu dinde bir çok tanrı ve ruhlar vardır.Bu tanrıların en büyükleri Göklerin Oğlu olarak kabul edilen İmparator ‘du. Çin düşüncesinde böylece “Üçlü Teslis” bir düşünce ortaya çıkmıştı. Göklerdeki Egemen Varlık evrenin düzenini ayarlıyordu. İmparatorun başlıca görevi de bir aracı gibi insanlarla ilgili düzeni güven altına almak oluyordu.Bu dünya kavramı Yang ve Yin sembolleriyle özetlenebilir. “Yin” Sinizm dininin temelidir. Dişi bir prensip olan Yin, rutubeti ve soğuğu temsil eder. “Yang” ise erkek prensiptir. Sıcaklığı ve güneşi temsil eder. Yang aktiftir, dişi olan Yin ise pasiftir. Yang göklere, Yin ise toprağa aittir.  Sinizm’de en üstün prensip Gök’tür. Gök, tanrının yerini tutar. Bu Gök, Çince’de Çang- Ti’dir . Gene Çince’deki “Gök İmparatotrluğu” ile “Göklerin Oğlu” deyimleri buradan gelmektedir.  


SÜMER DİNİ:    İÖ. 3500- İÖ 2000 yılları  arasında , günümüzde Dicle ve Fırat Nehirlerinin sınırlarını çizdiği Mezopotamya’nın güney kısmını içine alan bölümde yaşayan Sümerler, sayısız medeniyetin temelini atmışlardır.


Sümer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin ve her şehrin  bir tanrısı vardı.


Tanrıları insan şeklinde algılamaları, Tanrıları şehirlerin dışında evren ve doğa Tanrısı olarak geliştirmeleri ve onları uyumlu bir sistem içine almaları, Sümerlilerin önemli bir ruhsal başarıları olarak kabul edilmektedir.


Sümer’de Tanrıların babası Tanrı Enlil idi.


Sümer’de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırırdı.


Sümerlilere göre ölüler, “kur” adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yer altı dünyasına giderlerdi.


(Tevrat’ta bu “Şeol”, Yunan’da “Hades”, İncil’de “Cehennem”, İslâm’da “Ahiret” olarak devam etmektedir.)


Sümerlilere göre burada tekrar dirilme yoktu.. Fakat yer altı dünyası Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yerdi. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyordu.


Sümer inanışına göre, yeraltındaki ölülerin ruhları için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlardı.


Sümer inanışında, “Dilmun” adında, saf, temiz, parlak Tanrıların  yaşadığı bir ülke vardı. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi…Başlangıçta orada su yoktu. Su Tanrısı, Güneş Tanrısı’na yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söyleyince, Güneş Tanrısı Dilmun’u  meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile Tanrıların bahçesi haline getirmişti. Dilmun, huzurlu bir yerdi ve burada cinsellik de vardı.


ŞAMANİZM:  Başta Sibirya ve Ural- Altay halkları olmak üzere dünyanın hemen her yerindeki kandaş (ilkel) toplulukların çoğunun ve bu gelişme aşamasının özelliklerini sürdüren toplumların, öbür dünyayla ilişki kurma ve hastalarını iyileştirme gücü taşıdığına inanılan şaman çevresinde odaklaşan inanç sistemidir.Eski Türk kavimlerinde şaman için “Kam” adı kullanılırdı. Şamanizt kültürün gözlendiği hemen bütün toplumlarda şaman, fiziksel ve ruhsal bakımdan olağandışı bir kişidir. İşlevlerinin büyük bölümünü kendinden geçerek, vecd durumunda yerine getirir; bu durumdayken ruhlar dünyasına ulaşır, bazen onların sözcüsü konumuna geçer. Şamanın topluma ve kişilere yönelik en önemli işlevi iyileştirme, şifa vermedir.Şaman kesinlikle “rahiplik” niteliği taşımaz.


Eski Türkler’in dini olarak çoğu zaman Şamanizm dense de, Şamanizm bir din değil, sosyal hayatta bir inancın uygulama biçimidir. Eski Türkler’in dini  “Göktanrı İnancı” dır. Örneğin Amerika’da yaşayan Kızılderililer’ de Manitu inancı olmasına rağmen, kabilenin büyücüsü bir nevi şaman görevi üstlenmiştir.


ŞİNBUTSU ŞUGO: Budacılık ve Şinto dininin kaynaşmasıyla ortaya çıkan Japon inanç sistemidir. Kökeni, Budacılığın Japonya’da yayılmaya başladığı 6. yüzyıl ortalarına uzanır. Günümüzde de Japon evlerinin çoğunda, Şinto tanrılarına adanmış “kamina” larla Budacılığın sunakları olan “butsudan” lar bir aradadır. Ayrıca çoğu zaman düğünlerde Şinto usulü, cenazelerde ise Budacı usulü ayin yapılır.


ŞİNTOİZM: Şinto: Japonca’da “Kami (Tanrı ya da kutsal güç) Yolu” anlamına gelir. Japonya’ya özgü dinsel inanç ve ibadet sistemidir. Biçimsel bir inanç ya da felsefe sistemi olmaktan çok, toplumsal ilişkilerde ve gündelik yaşamda etkili bir kurallar bütünüdür. Dünyanın en eski dinleri arasındadır, İÖ 7 nci yüzyıla kadar tarihlenir. Herhangi bir kurucusu yoktur.


Tarihsel gelişim içinde Şinto terimi, Japonya’da gelişen ilk inançları kapsamaz. İlk dönemlerde bu din için bir ad kullanılmamıştır. Şinto adı, Budacılığın Japonya’da etkili olmaya başlamasından sonra ortaya çıkmış ve bu dinin Budacı Yasanın Yolu’ndan ayırt edilebilmesi amacıyla Kami Yolu adı kullanılmaya başlamıştır.


Şinto sisteminin temelini kamî’lerin doğasına ve niteliklerine ilişkin inançlar oluşturur. Şintoistler “Kami” nin kainatın her yerinde bulunduğuna inanırlar. Onlara göre bir insan, kuş, hayvan, ağaç, balık, çiçek ya da herhangi bir nesne, “kami” yani “kutsal güçlere sahip hayali bir tanrı” olabilir. Bu nedenle de Şinto “Milyonlarca Tanrılı Din” olarak tanımlanmaktadır.


Şinto inanışına  göre “Kami” ler  kötü ya da iyi, her biçimde ya da boyutta olabilirler. Doğar, evlenir, hastalanır, ağlar, kıskanır ve ölürler. Ancak tüm bu özelliklerine rağmen sıradan insanlardan üstün olarak kabul edilirler. Askeri başarı elde etmiş bir kahraman, hizmet veren bir yönetici, Japonlar tarafından “Kami” ilan edilebilir. Çok tanrılı bir din olan Şinto Dini’nde ölüm,  ahiret,  cennet ve cehennem inançları yoktur; özü doğaya, ölülere ve put olarak kabul ettikleri milyonlarca farklı varlığa tapınmadır.


Şintoizm, kısaca Kami’lere yani ölülerin ruhlarına tapınış diye de tanımlanabilir. Japonca’da Kami sözcüğü genel olarak konuşanın üzerinde olan her şey anlamına gelir. Ölülerin ruhları tanrılaşarak yaşayanlar arasında dolaşmayı sürdürürler. Doğa olaylarını da Kami’ler yönetir.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:41 pm

TAOİZM: Çin kökenli iki dinsel- felsefi sistemden biridir. Konfüçyüsçülük’le birlikte 2 500 yıldan beri Çin’de yaşamın her alanını biçimlendirmiş, Çin kültürünün ulaştığı Kore, Japonya ve Vietnam gibi Asya ülkelerinde de etkileri görülmüştür. Pragmatik Konfüçyüsçü gelenekten farklı olarak doğaya uygun davranışı, kendiliğindenliği, mistik ve metafizik yaşantıyı, yönetimde müdahaleden kaçınmayı ve toplumsal yaşamda ilkelliği savunan bir düşünce ve inanç sistemidir.


Çin’in en eski dinlerinden biri olan Taoizm, Şintoizm ve Konfüçyanizm’e reaksiyondan doğmuştur da denebilir.


Kurucusu Laozi (Lao- Tzu) ‘dir. “İhtiyar Bilgin”, “Yaşlı Üstat” olarak tanınır. İÖ 6 ncı yüzyılda, Chu Devleti’nin Hu bölgesindeki Queren köyünde doğmuştur. Laozi, Konfüçyüsçüler için kutsal bir filozof, halkın gözünde bir ermiş ya da tanrı, Taocular’a göre de Tao’nun ortaya çıktığı bir biçim ve en büyük tanrılardan biridir.


Taoculuğun temel kavramı  “Tao”, her şeyin kaynağı olan mutlak ilktir; tükenmez, yorulmaz, görülmez, işitilmez. Yalnızca mistik yolla kavranabilir. Tao’nun erdemi ya da gizli gücü olarak bütün varlıklarda bulunan “Te”, görünmez Tao’nun doğadaki her şeyi değiştiren görünür yanıdır. Evreni yöneten Tao’dur. Tao’nun akışını yöneten ise özündeki doğallık ya da kendiliğindenliktir.


Taoculuğa  göre bu  evren  mevcut olan (Yang) la mevcut olmayan (Ying) in birleşmesinden meydana gelmiştir.


Taoculukta her varlık mutlak gerçeklik olan Tao’dan kaynaklanır ve sonunda ona döner. Uygarlık doğal düzenin bozulması anlamına geldiğinden her toplumsal reform uzak geçmişe bir dönüştür ve ideali başlangıçtaki saflığa ulaşmaktır.Taoculukta, günümüzde semavi dinlerdeki anlamıyla bir “cennet” kavramı yoktur.


Ana ilke, karşılıksız iyilik yapmaktır. Taoizm’e göre insan ancak manevi yönüyle insandır. Taoculuğun mukaddes kitabı Tao- te Ching (Yüce Aklın Erdemi) ile İncil arasında benzerlikler olduğu genel kabul görmüştür.


TAPAS: Sanskrit dilinde “sıcaklık” ya da “yakıcı ateş” anlamına gelir. Hinduizm’de, tinsel güç edinmek ya da arınmak amacıyla gönüllü yürütülen çileci uygulamalardır. Terim Veda metinlerinde, gerek bu tür uygulamalarda gerekse yaratılış efsanelerinde en büyük yaratıcı tanrı Pracapati’nin evreni oluştururken kullandığı “iç sıcaklığı” anlamında kullanılır.


Hinduizm’in sonraki dönemlerinde “tapas”, “moskha” ya ( dünyevi var oluştan kurtulma) giden yolda bedeni daha çetin alıştırmalara hazırlamaya yönelik bir arınma biçimi olarak Yoga disipliniyle ilişkilendirilmiştir.


TENRİ- KYO: (Japonca’da “Tanrısal Birlik Dini”), Japonya’da, günümüzde en yaygın Şinto, inanç sistemidir. 19. yüzyılda kurulmuş olmasına karşın, genellikle ülkedeki “yeni dinler” arasında sayılır. Günümüzde Nara iline bağlı olan Yamato’da, Tenri O no Mikoto (Tanrısal Bilgelik tanrısı) adında bir tanrının ruhunu ele geçirdiğini söyleyen Nakayama Miki (1798- 1887) adında bir köylü kadının öncülüğünde gelişmiş; devletten baskı görmesine karşın hızla yaygınlaşmıştır.


Tenri-Kyo, önceleri Şinto’nun Yoşido mezhebi içinde değerlendiriliyordu. 1880’de Budacılığın bir kolu oldu. 1908’de de Khoya Şinto’yu (Mezhep Şintosu) oluşturan 13 gruptan biri olarak tanındı.2 nci Dünya Savaşı öncesinde Japonya’nın en güçlü dinsel akımlarından biriydi.


Tenri-Kyo’nun amacı hastalık ve acıdan arınmış mutlu bir yaşamdır. Dinsel etkinliğin merkezi, Tenri kentindeki (Nara) ana tapınakta bulunan “Ciba” adlı kutsal odadır. Dünyanın bu odada yaratıldığına ve kurtuluşun da “Ciba” dan başlayarak tüm dünyaya yayılacağına inanılır.Halen içlerinde ABD, Brezilya, Kore, Çin ve Filipinler’in de bulunduğu birçok ülkede 200’ü aşkın Tenri-Kyo tapınağı bulunmaktadır.


TOTEMİZM: İnsanla hayvan ya da bitki gibi doğal nesneler arasında bir akrabalık ilişkisi ya da gizemli bir bağ bulunduğu inancına dayanan düşünce ve davranış sistemidir. Genel olarak bir din olmadığı kabul edilmekle birlikte dinsel öğeler içerebilir; benzer biçimde büyüyle iç içe geçmiş yanları da bulunabilir. Bir inanışa göre terim, Algonkin dillerinden biri olan Ocibua dilindeki “Ototeman” sözcüğünden türemiştir. “Din Hayatının İptidai Şekilleri” adlı yapıtında dinin kökenini totemciliğe dayandıran Durkheim’e göre totem grup ya da klan bilincinin yansımasıdır. (AB 30/ 162) Bir başka inanışa göre “Totem” kelimesi  Kuzey Amerika’da yaşayan Çippeva adındaki Kızılderili kabilesinin dilinden alınmıştır. Bu inanışa göre bir ailenin ya da bire ırkın ataları ya bir hayvandır, ya da bir bitkidir.. İlgili toplulukların üyeleri totemin kimliğiyle kaynaşırlar. Dinler tarihini inceleyenler Totemizm’e en ilkel din olarak bakarlar. Melanezya ve Polinezya bölgelerindeki bir çok adada, Papua’nın batı bölgelerinde, Yeni Gine’nin güneydoğusunda Totemizm’in her derecesine rastlanır. Hindistan’ın Bengal bölgesinde yaşayan Santal’lerin inanışlarında, Hindistan’da Assam’da, Afrika’da Uganda’da, Kuzey Amerika’nın çeşitli bölgelerinde Totemizm’e bağlı topluluklara rastlanmaktadır.


TÜRKLER’İN İSLÂM ÖNCESİ  DİNİ: Müslümanlığı kabul etmeden önce, Orta Asya’da yaşayan Türkler’in dini Şamanizm değil, “Göktanrı İnancı” dır.  Türklerin İslâm öncesi dinleri olarak bilinen Şamanizm, Totemizm, Animizm ve Natürizm’in inanç ve pratikleriyle yüklü bir sistemdir.


Çin kaynaklarının verdikleri bilgilere göre eski Türkler inancının  temelleri Gök Tanrı, Güneş, Ay, Su, Ata ve Ateş (Ocak) kültleridir. Güneş, Ay, Yıldız, Yıldırım ile ilgili inançlar, Gök Tanrı kültüyle ilişkilidir. Altay şamanistlerinin dua ve ilâhilerinden anlaşıldığına göre en büyük tanrı “Ülgen” dir.


Altay halklarının tüm tanrıları içinde en öenmlisi ve en iyi bilineni hiç kuşkusuz Tengri’dir. (Moğollar ve Kalmuklar’da Tengri, Buryatlar’da Tengeri, Vola Tatarları’nda Tengere, Beltirler’de Tingir) Hem “Tanrı”, hem “Gök” anlamına gelen “Tengri” sözcüğü, Türk ve Moğol söz dağarcığına aittir. Altaylı halklarının “Yüce Tanrı” larını ifade etmek için kullandıkları bu sözcük, Türkler’in ve Moğollar’ın tarihleri boyunca ard arda kabul ettikleri bütün büyük evrensel dinlerde de (Hıristiyanlık, Mandeizm, İslâm) aynen korunmuştur. Tengri sözcüğü tanrısal olanı ifade etmek için kullanılmıştır. İÖ 2. yy.da Hiun-nu’larda “Ulu Gök Tanrı” olarak karşımıza çıkmıştır.


İslâm öncesi Eski Türkler’de, ruh kavramı “Tin” sözcüğüyle ifade edilmekteydi. Eski Türkler, ruhun ölümsüz olduğuna, ölümden sonra da bir hayatın olduğuna inanıyorlardı.


İnanışa göre, dünyada yapılan iyilikler, öldükten sonra gidilecek âlemde mutlaka ödüllendirilecek, yapılan fenalık ya da kötülükler de cezalandırılacaktı.


İyiler “Uçmağa varacaklar”, kötüler “Tamuğ” a gireceklerdi.


“Uçmak”, günümüzdeki anlamıyla tam uyuşmasa da “Cennet” kavramına benzemekte; “Tamuğ” ise, günümüzdeki anlamıyla “Cehennem” i andırmaktadır.


İnanışa göre “Uçmak”, gökyüzünün yüksek bir yerinde ve aydınlık bir yerdi. İyi ruhlar, ölümden sonra burada (dünyadaki gibi) yaşarlardı.


Kötülük yapanların ruhunun gideceği “Tamuğ” ise yerin altındaydı. Tamuğ’a gidenlerin dünyadaki insanlara hastalık ve uğursuzluk gibi kötülükleri gönderdiklerine inanılırdı.


Oğuzlar ölülerini, giysileri, silâhları ve özel eşyalarıyla birlikte hazırladıkları bir çukura oturtur, sonra üzerine topraktan kubbe gibi bir döşeme yaparlardı.


Atlarından, ölünün servetine göre bir kaçını keserek etlerini yerler, başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu  sırıklara asıp, “Bu onun atıdır, bununla ‘Uçmağa’ gidecek” derlerdi.


UMBANDA DİNİ:   Brezilya’nın Rio de Janerio bölgesinde yaygın olan ve Afrika etkisi dışında Hıristiyan Katolik ve Kızılderili Şamanizm etkisinde olan dinsel akımdır. Bu inanç kümesinde kurban ve sihir geleneği de var.  


VEDİZM/ VEDA DİNİ: İÖ 1500 dolaylarında İran’dan Hindistan’a göç etmiş halkların dinidir. Adını Vedalar olarak bilinen ( ne zaman yazıldıkları kesin olarak bilinmeyen Sanskrit dilinde yazılmış ilâhi ve şiirlerden oluşan) kutsal metin derlemelerinden alır.


Veda dini üzerine bilgiler, günümüze değin gelen kutsal metinlere ve Hinduizm’le bütünleşmiş olarak varlığını sürdüren yetişkinliğe geçiş (upayana) ve kurban (yanca) törenlerine dayanır.


Veda dininin en önemli özellikleri, ayinlerin etkisine ve büyük evren ile küçük evren arasındaki benzerliğe duyulan inançtır. Veda dininin tanrıları biçim biçimdir ve sayısızdır. Bu dine göre bütün evren tanrılar ve ruhlarla doludur. Tanrıların çoğu erkektir ve gökyüzüyle ya da çeşitli doğa güçleriyle ilişkilidir. Baş Tanrı “Tanrıların Kralıé İndra’dır. Veda adak töreninde, Agni  adıyla tanrılaştırılan kutsal ateşe yiyecekler sunulur, Agni’nin bu adakları tanrılara ulaştırdığına inanılırdı. Günümüzde de zaman zaman Veda tarzı ayinler düzenlenmekte, kutsal ateşe adak sunulması ise Hindu tapınmasında önemli yer tutmaktadır.


Yayıldığı bölgelerdeki yerli öğelerle etkileşimi ve kendi içinde geçirdiği evrimin sonucu değişime uğrayan Veda dininin, tam olarak ne zaman Hinduizm’e dönüştüğü bilinmemektedir.


VUDU DİNİ: Haiti’nin ulusal halk dinidir. Fransız sömürgeciliğinden kalma Katolik ayin öğeleri ile Yoruba, Fon, Kongo ve başka Afrika halklarının köle olarak Haiti’ye getirildiklerinde birlikte  taşıdıkları büyü ve din öğelerinin kaynaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Vudu terimi, Dahomey’deki (günümüzde Benin) Fon halkının dilinde tanrı ya da ruh anlamına gelen “vodun” sözcüğünden türetilmiştir.


Vuducular uzak ve yüce bir tanrıya inandıklarını dile getirirler, ama etkisinde kaldıkları kutsal varlıklar yerel ya da Afrika kökenli tanrılarla atalarının ya da Katolik azizlerinin ruhlarıyla özdeşleştirdikleri “Loa” dır. Vudu rahiplerine “Houngan”, rahibelerine “mambo” denir.


“Vudu Dini”, Haiti’deki Afrika kökenli dine denildiği gibi, halk dilinde Kuzey ve Güney Amerika’da, Karaipler Batı Hint Adaları’nda bütün Afrika kökenli dinlere de denir. Vudu kelimesinin “Tanrı” anlamına geldiği söylenir. Vudu Dini’ne Puerto Riko’da “santeri”, Küba’da “Lucumi”, Jamaika’da “Obeah”, Trinidad’ta “Shango”, Brezilya’da “Makumba” adı verilmiştir.
YAO  DİNİ:   Yaolar, Çin ve Güneydoğu Asya’nın dağlık bölgelerinde yaşayan halklardır. Yao toplulukları,  birbirine çok yakın Çin- Tibet lehçeleri konuşmalarına karşın, geniş bir coğrafi bölgeye dağıldıklarından çok farklı yaşam tarzları geliştirmişlerdir.


Yaolar animisttir ve çeşitli ruhlara inanırlar. Çin’in Lingnan yöresinde yaşayanlar Çin geleneğine uygun biçimde atalarına tapınır, ruhlarla hayaletlere ve bunların gazabından korunmak gerektiğine inanırlar.


Vietnamlıların Man dediği Çinhindi Yaoları atalarına tapınır, yıldırım, bulut, , ırmak ve dağ gibi doğal oluşumlarla ilişkili ruhlara inanır ve düşmanlarına yönelik bir tür kara büyü yaparlar.


YEZİDİLİK: Emeviler soyundan gelen ünlü mutasavvıf Şeyh  Hadi (Adiy bin Musafir)’ye (ö. 1162) dayandırılan, Manicilik, Yahudilik, Nasturilik ve İslâm’ın bir tür karışımı niteliğinde dinsel akımdır. Şeytan’ın Tanrı’ya karşı geldikten sonra tövbe edip bağışlandığına inandıkları için Yezidiler halk arasında şeytana tapan ve çerağ söndüren gibi sıfatlarla tanınır.


Yezidiliğin temel inançları, Kitabü’l- Cilve (Tecelli Kitabı)ve Mushaf-ı Reş’te (Kara Kitap) anlatılan yaratılış efsaneleri üzerine kuruludur. Buna göre Tanrı dünyanın yalnızca yaratıcısıdır, onun yönetimiyle ilgilenmez. En büyük melek olan Melek Tavus ise dünyanın koruyucusu, yöneticisi ve Tanrı iradesinin yürütücüsüdür; altı melek (şeyh) daha ona yardım etmektedir. Her türlü dualizme karşı çıkan Yezidî öğretisine göre kötülük ve dolayısıyla Cehennem yoktur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir


Toplam nüfusu 275 bin dolaylarında tahmin edilen Yezidiler, Türkiye’de Mardin’in Madyat, Şanlıurfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Batman’ın Beşiri ilçelerinin köyleri ile Hakkâri yöresinde, Gürcistan’da Tiflis, Batum, Azerbaycan’da Bakü, İran ve Irak’ın çeşitli bölgelerinde yaşamaktadırlar.


Türkiye’de Viranşehir’in Burç Köyü’nde yaşayan Kürt kökenli Yezidiler, kendilerini “Ezidi” olarak tanımlamaktadırlar.


YORUBA DİNİ:Yorubalar, Afrika’nın batısında Nijerya’nın güneybatı kesiminde, ayrıca dağınık gruplar halinde Benin ile Togo’nun kuzey kesiminde yaşayan en büyük etnik topluluktur. Yorubalar ortak bir dil ve kültüre sahip olmakla birlikte hiçbir zaman bir siyasi birim oluşturamamışlardır.


Yorubalar’ın bir bölümü günümüzde Hıristiyan ve Müslüman olmakla birlikte geleneksel inançlar da varlığını sürdürmektedir. Tanrılar hiyerarşisinde yüce yaratıcının altında kendi kültleri ve rahipleri bulunan 400 kadar tanrı ve ruh yer alır.Yorubaların çoğunluğu Nijerya’nın güneybatısında yaşasalar da Benin, Togo, Sierra Leone, Küba gibi ülkelerde önemli Yoruba toplulukları yaşar. Yorubaların gelenekleri Amerika kıtasına göç edenlerin dini görüşlerine de zemin oluşturmuştur.


YUNAN DİNİ:  Yunan dini birkaç dönem geçirmiştir. İlkel Egeliler fetişçiydi. Taptıkları ilâhlar da insanlar değil, eşyalardı. Daha sonraları düşünce devriminin ve aynı zamanda Fenikelilerin ve özellikle Mısırlıların dinlerinin etkisinde kalarak yeni bir din düzeni kuruldu.


Hıristiyanlık öncesi Yunanistan’da dinin kökeni tarih öncesi inanç ve uygulamalara dayanıyordu. Eski Yunanlılar, ortak özellikleri ölümsüzlük  olan çok sayıda tanrıya tapıyorlardı. Her tanrı değişik bir doğa gücü ya da toplumsal kurumu denetleyip yönlendiriyordu. Örneğin Zeus havadan, Poseidon denizden, Demeter hasattan, Hera  evlilikten sorumluydu. Önemli tanrıların adları çeşitli özelliklerini belirten sıfatlarla birlikte anılırdı. Değişik bölgelerde değişik tanrılara tapılırdı. Ama tüm tanrıların Tanrı Zeus’un egemenliği altında Olimpos Dağı’nda bir arada yaşadıklarına inanılırdı.


Bunların dışında su perileri Nympha’lar, pınar başlarında oturan Naiad’lar (Naaslar), ağaçlarda yaşayan Dryaslar vardı. Ayrıca yer altı karanlık güçleri bulunuyordu. Bunlardan Furialar, akrabalarına karşı suç işleyenleri yakalıyorlardı.


Eski Yunan dininde en önemli tapınma biçimi kurbandı. Kurbanın niteliği, adandığı tanrıya göre değişirdi. Eski Yunan dinindeki öteki tapınma biçimleri arasında dua etme, yıkanma ve kişinin rüyasında tanrının ziyaretini bekleyerek geceyi tapınakta geçirdiği bekleme yer alırdı.


Halkın katılımıyla düzenlenen törenlerin en önemlileri Panathenaia gibi büyük şenliklerdi.Ayrıca her dört yılda bir Batı Peloponnesos’ta Zeus adına bir şenlik düzenlenirdi. İlki İÖ 776’da düzenlenen bu şenlikler, dört Panhelenik yarışma grubundan biri olan Olimpiyat Oyunlarını da içerirdi.


Ölümden sonra bir hayat olduğu inancı vardı. Ölenler önce “Hades Evi” ne gidiyordu. Hades’ in girişinde üç başlı köpek olan “Kerberos” bulunuyor, buraya gelenler bir daha dışarı çıkamıyordu. Yer altı dünyasının tanrısı Hades idi.Hades, ölenlerin yargılanmasına başkanlık ediyordu. Burada suçlu bulunanlar cezalandırılıyor, suçsuz bulunanlar  “Elysium Bahçesi” ne gönderiliyordu. Burası rengârenk çiçeklerin bulunduğu, suların aktığı, çimenlik bir yerdi. Ruhlar burada ata biner, spor yapar ve sonsuz bir hayat sürerlerdi. Burada cinsellik ve içki yoktu. Sorgulamada suçlu bulunanlar “Tartaros” a atılırdı. Burası çok karanlık bir çukurdu. Tartaros’ta suçluların cezalandırılması görevi Erinys’lerin (Furialar) di. Hades sözcüğü, Septuagint’te (Eski Ahit’in Hıristiyanlık öncesi dönemdeki Yunanca çevirisi) ölülerin gittiği karanlık bölgeyi simgeleyen “Şeol” karşılığı kullanılmıştı.


Eski Yunan dini çok eski tarihlerden başlayarak çeşitli eleştirilere hedef oldu ve zaman içinde önemli değişikliklere uğradı.


YÜKSEK VARLIK: Birçok ilkel topluluk, bir yüksek varlığa inanır. Öteki tanrılardan kesin çizgilerle ayrılmış olan bir Tanrı, Yüksek Tanrı/ Varlık olarak benimsenir. Bu yüksek tanrının / varlığın yaptığı en büyük iş, dünyayı ve özellikle insanları ve aynı zamanda insanların ataları olan totem- hayvanları yaratmak olmuştu. Bu Yüksek Varlık’la Tek Tanrı arasında en ufak bir yaklaştırma yapmak doğru değildir. Ten Tanrı göksel dinlerin, yani İslâm dininin, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin Tanrısıdır. Oysa Yüksek Varlık adı verilen Tanrı, bizim kavramlarımızdaki alın yazısı, kader gibi kavramlara benzeyen bir rol oynar.


ZERDÜŞTLÜK (MECUSİLER): İÖ 6. yüzyılda İranlı Peygamber Zerdüşt’ün ( d. İÖ 626- ö. İÖ 551) kurduğu inanç ve ibadet sistemine Zerdüşt Dini (Mecusilik) denir. Hem tek tanrıcı, hem de dualist (ikici) özellikler taşıyan bu din Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve İslâm’ı da önemli ölçüde etkilemiştir. İslâm kaynaklarında yer alan Mecusi adı, ilk çağda rahiplikte uzmanlaşmış Pers klânının üyelerini belirten Lâtince “Magus” adının Eski Farsça’daki biçiminden Arapça’ya geçmiştir.


İnanışa göre, Zerdüşt uzun bir inziva hayatından sonra “Vohu Manah”isimli bir meleğin kendisine Tanrı “Ahura-Mazda”’dan vahy getirmesiyle peygamber olmuştur. Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da, öğretilerin temelini en yüce Tanrı Ahura Mazda oluşturur; tapınılacak tek tanrı Ahura Mazda’dır.


Kendisine vahyedilen gerçeğe sonuna kadar güvenen Zerdüşt çoktanrılı eski İran dinini yıkmaya çalışmamış, ama Ahura Mazda’yı ölümsüzlük ve sonsuz mutluluğun geçerli olduğu hak ve doğruluk ülkesinin odağına yerleştirmiştir. Zerdüşt  inancında, mücadele halinde olan iki kozmik güç vardır. Bunlar, iyilik ve kötülüktür. Zerdüşt’e göre insan kendi iradesiyle iyiliği veya kötülüğü tercih edebilir. Bilge Tanrı’nın karşısında kötülüğü simgeleyen Ehrimen, Zerdüşt dininin dualist (ikici) yanını oluşturur. Ehrimen’in peşinden gidenler de, özgür iradeleriyle onu seçtikleri için kötü sayılır.


Gatha’lar, Zerdüşt’ün sözleri olduğu sanılan şarkı ve ilâhilerdir. Gatha’ların hemen her dizesinde ölümden sonra insanı nelerin beklediğinden söz edilir. Bu dünyadaki yaşam, ölümden sonraki varoluşla bire bir ilişkilidir. Bilge Tanrı, tüm iyi davranış, söz ve düşünceleri ödüllendirip kötülerini cezalandıracaktır. Zerdüşt dininde, ölünün ruhu üç gün bekledikten sonra, dördüncü gün  Bilge Tanrı “Ahura Mazda”’nın huzurunda muhakeme edilir.


Ölen kişiden, sorgulamanın bitiminden sonra dünya ile sonsuz mutluluk ve ışık ülkesini birleştirdiğine inanılan  Çinvat Peretu- Karşılık  Köprüsü’nden (Sinvat- Müslümanlarda Sırat olmuştur ) geçmesi istenir. Ölen insan, dünyada iken iyi ile kötünün mücadelesinde iyilikten yana tavır alıp, Ahura Mazda’ya inanmışsa, Çinvat Köprüsü’nden  kolaylıkla geçer.


Ahura Mazda’ya inanmayanlar ise Çinvat Köprüsü’nden geçemeyip korku ve karanlıklar ülkesine düşer. Ahura Mazda’ya inanan ve Çinvat Köprüsü’nden geçen ruhu, güzel bir kız karşılar. İlk adımda cennetin iyi düşüncesine, İkinci adımda iyi sözüne, Üçüncü adımda iyi olaylarına, Dördüncü adımda parlak sonsuz bir ışığa gider.


Çinvat Köprüsü’nden geçip Cennet’te bekleyenler, son evrede Ehrimen’in yok edilerek dünyanın kusursuz bir şekilde yeniden kurulması üzerine, bu yeni dünyada yerleşerek sonsuz bir mutluluk içinde yaşayacaktır.


Günümüzde İran’da hemen hiç rastlanmayan Zerdüşt dini, özellikle Hindistan’da Parsiler ( Müslümanların baskısından kaçarak Hindistan’a göç eden Zerdüştlerin soyundan gelenler) arasında varlığını sürdürmektedir.


ZURVANİZM/ZURVANCILIK:  Sasaniler döneminde (İS. 224- 651) İran’da Zerdüşt dininin bir biçimi olarak gelişen inanç ve ibadet sistemidir. O dönemlerde artık düalist (ikici) bir öğretiye dönüşmüş olan yerleşik Zerdüşt dinine tepki olarak doğmuştur. Sınırsız, sonsuz ve yaratılmamış olan zamanın her şeyin kaynağı olduğu ilkesine dayanır.


Bu inanç sistemine göre Zaman ve Kader Tanrısı Zurvan, insanın yazgısını ancak bir ölçüde etkiler. Zurvan’ın iki görünüşü vardır: Sınırsız Zaman ve Uzun Egemenlik Zamanı…Daha sonraki metinlerde Zurvan, Hürmüz’le (Ahura Mazda) Ehrimen’in babası olarak anılır. Bu gelişmenin, Zerdüşt dini ile Yunan- Babil astrolijisi arasındaki etkileşimin sonucu olduğu düşünülebilir. Zurvanizm, Mitra Dini ile maniciliği de önemli ölçüde etkilemiştir. Zurvan, Mitra Dini’nin önemli tanrılarından biridir.  Günümüzde Zurvanizm, Zerdüştçülüğün inananı kalmamış dalıdır.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından alevi-veysel Bir Cuma Ocak 08, 2016 5:43 pm

KAYNAK:
Kur’an-ı Kerîm Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2000
Abdurrahman Küçük, Türkiye’de Dinler Tarihi Çalışmaları, Erciyes Üniversitesi Dergisi, Sayı:5
Ahmet Gürtaş, ****** ve Din Eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 2000
Ana Britannica, Din ve Din Felsefesi Maddeleri
Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler, Ruh ve Madde yayınları,
Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul, 1983.
Felicien Challaye, Dinler Tarihi, Çev: Samih Tiryakioğlu, Varlık Yy, İstanbul, 1994
Hikmet Tanyu, Türkiye’de Dinler Tarihi’nin Tarihçesi, AÜİF, Ankara, 1961.
James L. COX, Kutsalı Anlamak, İz Yayıncılık, İstanbul, 2003
Mehmet Toplamıcıoğlu, Karşılaştırmalı Dinler Tarihi, Ankara, 1966.
Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt !,  Kabalcı Yy, İstanbul, 2007
Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1995
Orhan Hançerlioğlu, Dünya İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000
Orhan Karmış, Din Kültürü, İstanbul, 1987
Ömer Rıza Doğrul, “Yer Yüzündeki Dinler Tarihi”, 2 nci Basım, İstanbul, 1958.

_________________
------------------------------------------------------------
 
avatar
alevi-veysel
site admin
site admin

Kayıt tarihi : 23/01/14
Nerden : İSTANBUL

moderatörler
tercübe:

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

6.tr Geri: Din, Kavram ve Çeşitleri

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz